Yakın zamana denk gelen bu türden veda yazılarımdan birinde şöyle demiştim:

-Bizim 68 kuşağı, birer ikişer ayrılıyor aramızdan…

Bunun doğal olduğunu, kalanların da sırasını beklediğini bilmeme rağmen bir başka duygu sarmalına kapılmaktan alamam kendimi. Öyle olmalı, sanırım:

-Benim sıram nerede, nasıl duygusunun bilinmezliğinden olsa gerek!..

---

Oysa 16 yaşından bu yana başta babamı, sonraları annemi kaybetmiş olmama rağmen, ölümün kişide bıraktığı acıyı deneyimlemiş ve de ölümün kaçınılmazlığını öğrenmiş olmama…

Giderek aile çevremde, genç-yaşlı pek çok arkadaşın vedalarında aynı duyguları yaşamış olmama rağmen.

İşte onlardan biri, başlıkta adını verdiğim sevgili Osman ALP’te yeniden şekil bulacaktı. Hem de diğerlerinden bir parça daha farklı bir şekilde…

Yakından, çoğu zaman diliminde çok uzaklardan olsa da garip bir arkadaşlık, dostluktu bizim duygusal birlikteliğimiz.

-Hem de içten, samimiydi dostluğumuz.-

Kalbi de yüzü kadar…

Atatürk Lisesi’nin (sanırım çift dikiş) lise birinci sınıfındayım ve anfili sınıf bize tahsisliydi! İlk ders gününde kıdemli olmanın avantajını kullanarak kapının hemen girişindeki sıraya yerleşmiştim. “Kapı girişi” dedim ya, bir arkadaş geldi, merhaba diyerek oturdu yanıma.

Baktım, benden biraz boyluca, sarışın, mavi gözlü, ilk gençlik güzelliğini yansıtır gibi yakışıklı biri… Üstelik konuşkanlığı ile kolay ilişki kuran biri.

İşte Osman Alp ile yıllar sürecek tanışıklığımız ve dostluğumuzun ilk anları bu rastlantı…

---

Giderek konuşkan ve espritüel bir kişiliğiyle tanışıyorum. O sıralar ünlü bir film artisti, komedyen var: Sulhi Kaner!.. Onun mimikleri ve ses tonuyla o kadar güzel taklitler yapıyor ki ön ve arka sıramızdaki arkadaşlar pıs pıs gülmekten kırılıyoruz. Bazen de kendimizi tutamayıp kahkahalar atıyoruz.

Bu anların birinde Edebiyat öğretmenimiz Mustafa Baturalp’in dersindeyiz. Rahmetli hocamız. Ciddi ama sakin bir kişilik. Kürsüde bizim gürültümüzü duyunca “Kim o terbiyesizler?” diyor. Dikkati de bizim sıralara yönelmiş durumda. O ara Osman “Vak, vak, vak” sesleri çıkarmakta. “Gel buraya.” diyor. Osman kalkıyor ama sıra aralarında koşmaya başlıyor. Arkasında Mustafa Hoca. Bir fırsatını bulup kapıdan kaçıp kurtuluyor bizimki!..

Tanıdığım bu hâliyle birlikte giderek kalbinin de yüzü kadar güzel olduğunu anlıyorum.

Bir yılın anıları çok ama köşe yetmeyecek!..

Bizim Osman Olmasın!..

Birlikteliklerle dostluğumuz ilerliyor. Bir süre önce babam ölmüş olduğundan bir yardımcım ile Tepebaşı’nda benzinliğe ben bakıyorum. O da hafta tatillerinde gidip geliyor. Meğer kuzeni Mehmet Alp ve amcası da Tepebaşı’nda oturuyormuş.

Bu süreçte ben de onun babadan yetim olduğunu öğreniyorum. Annesi ve iki ağabeyi Hakkı ve Zafer Ağabeylerle birlikte Bahçelievler’de oturmaktalarmış. Anlayacağınız, ikimiz ailecek aynı kaderi paylaşıyoruz!

-Onlar üç erkek, bizim aile de bir fazlasıyla…

---

Öğretim yılının sonuna doğru Osman, Hava Lisesi sınavlarına girip kazandığını söylüyor ve İzmir’e gidiyor. Önce lise, sonra Hava Harp Okulu, pilotluk sınavı ve

-Çakı gibi bir pilot üsteğmen…

Ara sıra bir şekilde haberleşiyoruz. Ben kendisine takılıyorum:

“Dem hava pilotsun, nasıl olsa bir şekilde yolun Eskişehir’den geçecek!”

Geçiyor da!..

---

Ben de meslekte epey kıdem almış gazeteciyim. Bir gün gazeteye giderken stat ile Hava Hastanesi arasında yoldan geçiyorum. Bir helikopter iniyor. Hastane arkasındaki piste. Biliyorum ve “Bir kaza olmuş galiba.” diye geçiyor aklımdan. Sonradan yine içimden soruyorum:

“-Bizim Osman olmasın sakın!”

Gazeteye gelince bir telefonla öğreniyorum, evet oymuş!.. Yıllar sonra kendisinden öğreniyorum: Pilot hatası değilmiş…

---

Evet, seni 4 Eylül’de uğurladık sevgili arkadaşım. Bana da seninle olan anıların özetini yazmak düştü ne yazık ki. Bir de eşi Ayfer Hanım’a, çocukları Burcu ve Burç’a sabır dilemek.

-Mekânın cennette olsun güzel arkadaşım.