Aristoteles’in en önemli eserlerinden biri olan “Metafizik”, var olanı var olmak bakımından inceleyen ve kendisi tarafından “ilk felsefe” (prote philosophia) olarak adlandırılan en üst düzey bilgi alanıdır. Aristoteles hayattayken yazdığı bu metinlere hiçbir zaman “Metafizik” dememiştir; bu adlandırma onun ölümünden yaklaşık üç asır sonra gerçekleşmiştir. MÖ 1. yüzyılda Rodoslu Andronikos adlı bir Aristotelesçi filozof, onun dağınık hâldeki eserlerini derleyip düzenlemesi sonucu “İlk Felsefe” adlı eserini “Fizik ötesi-Fizikten sonra gelenler” anlamına gelen “Metafizik” olarak özetlemiştir. Aristoteles'in doğa felsefesini ele alan “Fizik” (Physika) adlı eserinden sonra gelen, varlığın ve varoluşun ilk ilkelerini inceleyen bu soyut metinleri Fizik'in arkasına yerleştirmiştir. Eski Yunancada “meta ta physika” ifadesi “fizik kitaplarından sonra gelenler” anlamına geliyordu. Zamanla “duyular dünyasının (fiziksel olanın) ötesindeki, arkasındaki şeylerin incelenmesi” anlamına gelen felsefi disiplinin genel adı “Metafizik”e dönüşmüştür. En temelde varlığın ne olduğuna dair düşünme demek olan metafizik iki şekilde yapılabilir: Ya siz bu metafiziği, yani varlığa ilişkin sorgulamanızı, varlığın kendisini aşan bir nedene bağlı olarak açıklarsınız ki bunu “aşkın” olarak ifade eder ya da bu sürecin herhangi bir aşkın varlığa referans vermeden kendi kendisini organize ettiğini söylersiniz ve bu noktada da bir “içkin”lik söz konusu olur…

Tüm bu felsefeyi “akılla” koltuktan kalmadan yapmaya “spekülatif felsefe” deniyor. Gündelik konuşmada spekülasyon yapmak, olmayan bir şeyi iddia etmek anlamıyla olumsuz bir çağrışım barındırsa da felsefede bu, deney ve gözleme dayanmayan düşünsel bir kurgu olarak ele alınıyor. Mesela “Tanrı doğadır, doğa Tanrıdır” diyen Baruch Spinoza, yukarıda bahsettiğim içkinlik metafiziğinin ünlü temsilcilerinden biriydi. Immanuel Kant ise spekülatif felsefenin bir çeşit entelektüel görü olduğunu söylemişti. Tüm felsefe tarihi, varlığın ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, mevcut düzenini nasıl sağladığı gibi başlangıçta fizikten pek de farklı olmayan amaçlar barındırıyordu ki tam da bu sebeple ilk Yunan filozoflarını aynı zamanda “doğa filozofları” olarak anarız. Onlar da evrenin kaos yerine kozmos olmasının, yani bir düzen içermesinin altında yatan ilkeyi, nedeni ve aklı arıyorlardı. Daha sonra evreni düzenleyen bu akıl, Orta Çağ ile Tanrı'ya dönüştü. Darwin ise bize eski içkinlik metafiziğinin tamamen spekülasyondan ibaret olmadığına dair kuvvetli bir kanıt oldu. Evrim kuramı bize varlığın aşkın bir varlıktan bağımsız değişip dönüşebileceğini anlattı. Darwin bize varlık hakkında her şeyi açıklamamış olsa da, ki amacı zaten bu değildi, süreçlerin geleneksel olarak düşündüğümüzden başka türlü olabileceğine dair ilham verdi. Nörofelsefe adlı çağdaş ekolün önemli temsilcilerinden biri olan Daniel Dennett, “Darwin’in Tehlikeli Fikri” adlı kitabında evrim teorisini evrensel bir aside benzetir. Nitekim o, geleneksel çoğu görüşü içerisinde eriterek ya onların ortadan kalkmasına yol açtı ya da mevcut görüşlerin yapılarını kaçınılmaz bir şekilde dönüştürmüş oldu...

Not: Bu yazıda Dilara Çolak’ın “Evrim teorisi felsefeyi nasıl değiştirdi” isimli makalesinden yararlanılmıştır.