Bir zamanlar mutsuz bir genç çırak, yaşlı bir ustaya gelir.
Çok üzgün olduğunu ve bir çözüm istediğini söyledi.
Yaşlı usta, mutsuz genç çırağa bir bardak almasını söyler.
Genç çırak bir bardak alır.
Ustası bir avuç tuzu bir bardak suya koyup içmesini söyler.
Sonra sorar: “Tadı nasıl?” der,
Genç çırak tükürerek “Berbat!” dedi.
Usta başını salladı ve “Haklısın”dedi.

Genç çırağıyla hemen yakında ki göle gittiler.
Genç çırağa bir avuç tuz verip göle koymasını söyledi.
Yaşlı usta, “Şimdi gölü iç,” dedi.
Çırak ellerini birleştirip gölden su içti.
Yaşlı usta tekrar sordu: “Tadı nasıl?” Çırak “Güzel!” dedi.
Usta sonra sordu: “Tuzun tadını alıyor musun?” Dedi.
Genç çırak “Hayır,” dedi.
Usta, sorunlu genç çırağın yanına oturdu ve ellerini tuttu.
“Hayatın acısı saf tuz gibidir; ne fazla ne eksik.
Hayattaki acının miktarı aynı kalır.
Ama ne kadarını tadacağımız, onu hangi kaba koyduğumuza bağlıdır.
Bu yüzden acı çektiğinizde yapabileceğiniz en akıllıca şey, algınızı genişletmektir.
“Bir bardak olmayı bırakın. Bir göl olun.”

Bence öykünün asıl noktası tuzu inkâr etmek, yokmuş gibi davranmak değil.
Bence bu öykü, o bir avuç tuzun varlığıyla nasıl başa çıktığımızla ilgili.
Bunu bilmek, kabul etmek, hissetmek gerekir. Sonra onu kalbe, zihne ve ruha öyle bir şekilde yaymalısın ki, o tuzu daha hayat verici bir şekilde taşıyabilirsin.