“Kız kısmı öyle oturmaz.”

“Sen ablasın, biraz idare et.”

“O meslek kızlara göre değil.”

Bu cümleler pek çoğumuza tanıdık gelir. Kimi zaman bir aile sofrasında, kimi zaman okul koridorunda, kimi zaman da iyi niyetle verildiği düşünülen bir öğüdün içinde duyarız. Söyleyen kişi belki birkaç dakika sonra unutur. Ancak o sözün muhatabı olan kız çocuğu, yıllar boyunca kendisine söylenenleri zihninin bir köşesinde taşımaya devam edebilir.

Çocukluk, yalnızca büyümeyi beklediğimiz bir dönem değildir. Kendimizi, sınırlarımızı, yeteneklerimizi ve dünyadaki yerimizi keşfettiğimiz yıllardır. Bir kız çocuğuna sürekli nasıl davranması gerektiği anlatılırken, çoğu zaman onun nasıl bir insan olmak istediği sorulmaz. Hangi oyunu oynayacağına, ne kadar konuşacağına, neye itiraz edebileceğine ve hangi mesleği seçmesinin uygun görüleceğine başkaları karar vermeye başlar.

Üstelik bütün bunlar her zaman açık bir yasakla gerçekleşmez. Bazen küçümseyici bir gülümseme, bazen “Sen yapamazsın.” demeden hissettirilen bir güvensizlik, bazen de erkek kardeşine tanınan imkânın kendisinden esirgenmesiyle olur. Zaman içinde çocuk, önündeki sınırların başkaları tarafından çizildiğini unutup bunları kendi sınırları sanabilir.

11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü. Kız çocuklarının eğitiminin, eşit fırsatlara erişiminin ve güçlenmesinin önemini konuşacağımız bir gün. Elbette bu farkındalık kıymetli. Ancak üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele, bugün verdiğimiz mesajların yarın hayatımızda ne kadar karşılık bulacağıdır.

Bir kız çocuğuna her şeyi başarabileceğini söyleyip ilk itirazında onu susturuyorsak, hayallerini desteklediğimizi belirtip tercihlerini cinsiyetine göre sınırlandırıyorsak, sözlerimizle davranışlarımız arasında ciddi bir çelişki var demektir.

Eşitlik, Önce Evin İçinde Başlar

Bir avukat olarak çocuk haklarını değerlendirirken hukuki düzenlemelerle günlük yaşam arasındaki ilişkiyi özellikle önemsiyorum. Çünkü bir hakkın kanunlarda güvence altına alınmış olması kadar, çocuğun hayatında gerçekten kullanılabilir olması da önemlidir.

Anayasamızın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesi ve 41. maddesinde düzenlenen çocukların korunmasına ilişkin hükümler, bu konudaki temel anayasal güvenceler arasındadır. Türkiye'nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ise çocukların cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin haklardan yararlanmasını esas alır. Eğitim hakkından düşüncesini ifade etme hakkına, şiddetten korunmadan oyun ve dinlenmeye kadar uzanan bu haklar, bütün çocuklar için geçerlidir.

Dolayısıyla kız çocuklarına eşit fırsatlar tanımak, yetişkinlerin uygun gördüğünde göstereceği bir nezaket veya iyi niyet meselesi değildir. Çocukların haklarına saygı gösterilmesi, hukuki olduğu kadar toplumsal bir sorumluluktur.

Bir evde erkek çocuk ders çalışırken kız çocuğu sofrayı hazırlamak için çağrılıyorsa, küçük kardeşin bakımı kendiliğinden ablaya bırakılıyorsa, evin düzenini sağlamak kız çocuğunun göreviymiş gibi görülüyorsa, orada sorgulanması gereken bir alışkanlık vardır. Elbette çocukların yaşlarına uygun sorumluluklar üstlenmesi gelişimleri açısından değerlidir. Ancak sorumluluğun paylaşılmasında belirleyici ölçü cinsiyet olmamalıdır. Bir erkek çocuk da yemek yapmayı, evini toplamayı, küçük kardeşine yardımcı olmayı öğrenebilir. Bunlar kadınlara özgü beceriler değil, hayatın gerektirdiği temel sorumluluklardır.

Üstelik kız çocuklarına yüklenen sorumluluklar çoğu zaman övgüyle pekiştirilir. “Sen daha beceriklisin.”, “Sen olmasan bu ev ne yapardı?” gibi sözler kulağa güzel gelebilir. Fakat bu övgülerin arkasında sürekli bir beklenti varsa, çocuk farkında olmadan kendisine ait olmayan yükleri taşımaya başlar. Bir kız çocuğunun da yorulmaya, dinlenmeye, arkadaşlarıyla buluşmaya, oyun oynamaya ve bazen hiçbir şey yapmamaya hakkı vardır. Çocukluğun bu doğal ihtiyaçları, evin işleyişi içinde ikinci plana atılmamalıdır.

Okula Gitmek, Eğitim Hakkının Tamamı Değildir

Kız çocuklarının eğitim hakkından söz ederken meseleyi yalnızca okula kayıt yaptırmakla sınırlamamak gerekir. Eğitim hakkının gerçek anlamda kullanılabilmesi, çocuğun öğrenmeye, kendisini geliştirmeye ve geleceğini şekillendirmeye yeterli imkânlara sahip olmasını da gerektirir.

Sabah okula giden, öğleden sonra eve döndüğünde kardeşine bakan, ev işlerini tamamladıktan sonra yorgun hâlde ders çalışmaya çalışan bir kız çocuğunu düşünelim. Aynı evde erkek kardeşinin sınavları için sessizlik sağlanırken onun çalışmaya ayırdığı zaman sürekli bölünüyorsa, iki çocuğun eğitim imkânlarından eşit biçimde yararlandığını söylemek güçleşir.

Bu eşitsizlik bazen meslek seçimi sırasında daha belirgin hâle gelir. Mühendis olmak isteyen bir kız çocuğuna mesleğin kendisi için zor olacağı söylenir. Başka bir şehirde üniversite okumak isteyenin karşısına güvenlik kaygıları çıkarılır. Büyük hedefleri olan bir kız çocuğuna ise henüz yolun başındayken evlilik ve aile hayatı hatırlatılır.

Bir çocuğun geleceğine ilişkin değerlendirme yapılırken esas alınması gereken, onun yetenekleri, ilgileri ve gelişimidir. Cinsiyetine ilişkin kalıplaşmış düşünceler değil. Her çocuk aynı mesleği seçmek, aynı başarıyı göstermek veya aynı hayatı yaşamak zorunda değildir. Mesele, kız çocuklarının da kendi potansiyellerini tanıyabilecekleri fırsatlara sahip olmasıdır. Eğitim hakkı, yalnızca bir okulun kapısından içeri girebilmek değildir. O kapıdan giren çocuğun hayallerinin de ciddiye alınmasıdır.

“Uslu Kız” Olmak Uğruna Kaybedilen Ses

Kız çocuklarından beklenen davranışlara baktığımızda bazı kelimelerin ne kadar sık tekrarlandığını görürüz. Uslu, sessiz, anlayışlı, fedakâr, uyumlu… Elbette nezaket, saygı ve başkalarının duygularını gözetmek her çocuk için önemlidir. Ancak bu özelliklerin yalnızca kız çocuklarından beklenmesi ve onların kendi düşüncelerini ifade etmelerinin önüne geçmesi başka bir meseledir.

Bir kız çocuğu itiraz ettiğinde hemen “Büyüklerine karşı gelme.” deniliyor, rahatsızlığını dile getirdiğinde “Abartma.” cevabını alıyor, hakkını savunduğunda “Biraz alttan al.” öğüdüyle karşılaşıyorsa, zamanla susmayı tercih edebilir. Oysa kendisini ifade etmeyi öğrenmek, çocuğun sağlıklı gelişiminin önemli bir parçasıdır.

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin 12. maddesi de çocuğun kendisini ilgilendiren konularda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını ve bu görüşlere yaşı ile olgunluğu doğrultusunda gereken önemin verilmesini güvence altına alır.

Bu hak, çocuğun her söylediğinin yapılması anlamına gelmez. Yetişkinler elbette gerekli sınırları koyabilir, uygun olmayan talepleri reddedebilir ve kararlarının gerekçelerini açıklayabilir. Ancak bütün bunlar çocuğun düşüncelerini değersizleştirmeden de yapılabilir. Bir çocuğu dinlemekle ona her konuda hak vermek aynı şey değildir.

Özellikle kız çocuklarının kendilerini ifade edebilmesi, bedenlerine ilişkin sınırlarını belirleyebilmeleri açısından da önem taşır. Bir akrabasını öpmek istemeyen çocuğu “Ayıp olur.” diyerek zorlamak, ona kendi rahatsızlığından önce başkalarının beklentilerini gözetmesi gerektiği mesajını verebilir.

Kendi bedenine ilişkin sınırlarını tanıyan, istemediği bir temasa hayır diyebilen, rahatsız olduğu bir durumu güven duyduğu yetişkinlere anlatabilen bir çocuğun bu konuda desteklenmesi gerekir. Çocuklara yalnızca tehlikelerden uzak durmayı öğretmek yeterli değildir. Bir sorun yaşadıklarında kendilerini suçlu hissetmeden konuşabilecekleri güvenli bir ortam da sağlamalıyız. Bir çocuğun kendisini güvende hissetmesi, gerektiğinde sesini duyurabileceğini bilmesiyle yakından ilişkilidir.

Koruma Adı Altında Daralan Hayatlar

Kız çocukları söz konusu olduğunda en sık karşılaştığımız gerekçelerden biri de koruma düşüncesidir.

“Oraya gitmesin, başına bir şey gelebilir.” “Bu saatte dışarıda ne işi var?” “O sporu yapmasa daha iyi.”

Ailelerin çocuklarının güvenliğini düşünmesi son derece doğal ve gereklidir. Ancak güvenlik kaygısıyla alınan her kararın, çocuğun gelişimi üzerindeki etkisini de değerlendirmek zorundayız.

Örneğin bir okul gezisine katılmak isteyen kız çocuğuna, yalnızca kız olduğu için izin verilmemesi; spor faaliyetlerine katılmasının sürekli engellenmesi veya arkadaşlarıyla sosyalleşme imkânlarının benzer yaştaki erkek çocuklara göre daha fazla sınırlandırılması üzerinde düşünülmesi gereken durumlardır.

Hukuk bakımından da çocuğun yüksek yararı, yetişkinin her koruma gerekçesinin kendiliğinden doğru kabul edilmesi anlamına gelmez. Çocuğun güvenliğiyle birlikte eğitimine, gelişimine, sosyal ilişkilerine ve görüşlerine de dikkat edilmelidir.

Benzer şekilde her aile içi anlaşmazlığın ya da her yanlış sözün tek başına suç oluşturduğunu ileri sürmek de hukuken doğru değildir. Ancak aşağılamanın, korkutmanın, baskının veya şiddetin süreklilik kazandığı durumları yalnızca bir yetiştirme yöntemi olarak görmek kabul edilemez. Somut olayın özelliklerine göre çocuğun korunmasını gerektiren hukuki mekanizmaların işletilmesi gündeme gelebilir.

Anne ve babaların çocuklarını yetiştirme konusunda sorumlulukları vardır. Bu sorumluluk, çocuğun kişiliğini, onurunu ve temel haklarını göz ardı etme yetkisi vermez.

Değişim, Bazen Bir Sofrada Başlar

Kız çocuklarının karşılaştığı eşitsizlikleri konuşurken çoğu zaman büyük ve ağır toplumsal sorunlara odaklanıyoruz. Çocuk yaşta evlilikler, eğitimden kopuş, şiddet ve istismar elbette üzerinde kararlılıkla durulması gereken ciddi meselelerdir. Ancak bunlarla mücadele etmek, günlük hayatta karşılaştığımız daha sıradan görünen eşitsizlikleri önemsiz kılmaz.

Eskişehir'de de bu konuya yalnızca başka şehirlerde, uzak mahallelerde veya başka ailelerde yaşanan bir sorunmuş gibi bakamayız. Kendi evimizde çocuklara nasıl sorumluluklar verdiğimizi, okullarda hangi davranışları ödüllendirdiğimizi, kız çocuklarının meslek hayallerine nasıl tepki gösterdiğimizi gözden geçirebiliriz.

Bir öğretmenin sınıf düzenini sağlama görevini sürekli kız öğrencilere vermesi, erkek öğrencileri daha girişken olmaya teşvik ederken kız öğrencilerden sessizlik beklemesi, farkında olmadan kalıplaşmış rolleri pekiştirebilir. Aynı şekilde ailelerin çocuklarına kurs veya etkinlik seçerken “Kız çocuklarına daha uygun.” düşüncesiyle hareket etmesi, onların henüz keşfetmedikleri yeteneklerini tanımasını zorlaştırabilir.

Bilimle ilgilenen, bir spor dalında kendisini geliştirmek isteyen, müzik yapmak veya kendi düşüncelerini yazıya dökmek isteyen kız çocuklarının önüne önce fırsatları koymalıyız. Yetenekleri hakkında karar vermeden önce denemelerine imkân tanımalıyız.

Bu değişimde erkek çocuklarının yetiştirilme biçimini de unutmamak gerekir. Eşitliği yalnızca kız çocuklarına güçlü olmayı öğreterek sağlayamayız. Erkek çocuklarına da sorumluluk paylaşmayı, başkalarının sınırlarına saygı göstermeyi ve evin işleyişine eşit biçimde katılmayı öğretmeliyiz.

Bir babanın oğluyla birlikte sofrayı toplaması, bir annenin kızının itirazını sözünü kesmeden dinlemesi, bir öğretmenin öğrencisini cinsiyetinden bağımsız olarak yeteneğine göre cesaretlendirmesi küçük davranışlar gibi görülebilir. Fakat çocukların adalet duygusu tam da böyle deneyimlerle gelişir.

Kız Çocukları, Yalnızca Geleceğin Kadınları Değildir

Kız çocuklarından söz ederken sıkça onların gelecekte anne, eş, öğretmen, doktor ya da toplumun başarılı bireyleri olacağından bahsediyoruz. Kız çocuklarının değerini gelecekte üstlenecekleri roller üzerinden tanımlamak, farkında olmadan bugünkü varlıklarını geri plana itebilir.

Bir kız çocuğu, gelecekte nasıl bir yetişkin olacağından bağımsız olarak bugün de hak sahibi bir bireydir.

Bugün arkadaşlarıyla vakit geçirmek, merak ettiği bir sorunun peşinden gitmek, bir konuda başarısız olup yeniden denemek, bazen fikrini değiştirmek ve kendi kişiliğini geliştirmek ister. Bunların hepsi çocukluğun doğal parçalarıdır.

Her kız çocuğunun aynı hayalleri kurmasını bekleyemeyiz. Kimi bilim insanı olmak ister, kimi sanatçı, kimi sporcu, kimi de henüz ne yapmak istediğini bilmez. Bunun için acele etmesine gerek yoktur. Çocukluğun kendisi, farklı ihtimalleri keşfetme zamanıdır.

Yetişkinler olarak görevimiz, onların bütün kararlarını önceden vermek değil; yaşlarına uygun biçimde seçim yapmayı öğrenebilecekleri, hata yaptıklarında destek görebilecekleri ve kendilerini geliştirebilecekleri koşulları hazırlamaktır.

Bir kız çocuğunun güçlü olması, her güçlüğün üstesinden tek başına gelmek zorunda kalması demek değildir. Gerektiğinde yardım isteyebilmesi, hakkını arayabilmesi ve yanında kendisini dinleyen yetişkinlerin bulunduğunu bilmesi de en az bunun kadar önemlidir.

11 Ekim'den 12 Ekim'e Ne Kalacak?

Bugün sosyal medya hesaplarında kız çocuklarının güçlenmesine ilişkin mesajlar göreceğiz. Eğitimden, eşitlikten, hayallerden ve geleceğin kadınlarından söz edeceğiz. Bu mesajların yaygınlaşması elbette değerlidir. Ancak 11 Ekim'in anlamı, yalnızca bugün söylediklerimizle sınırlı kalmamalıdır.

Yarın sabah aynı evlerde uyanacağız. Aynı sofralara oturacak, çocuklarımızı aynı okullara gönderecek, aynı alışkanlıklarımızla gündelik hayatımıza devam edeceğiz. Önemli olan, o alışkanlıklardan hangilerini değiştirmeye hazır olduğumuzdur.

Kızımızın fikrini gerçekten dinleyecek miyiz? Oğlumuzdan da aynı sorumlulukları üstlenmesini isteyecek miyiz? Bir kız çocuğu alışılmışın dışında bir meslek hayali kurduğunda önce neden yapamayacağını mı anlatacağız, yoksa nasıl yapabileceğini mi konuşacağız?

Çocukların haklarını korumak yalnızca hukukçuların, öğretmenlerin veya kamu kurumlarının görevi değildir. Ailelerin, okulların ve toplumun bütün kesimlerinin bu konuda sorumluluğu vardır.

Belki de bu sorumluluğun ilk adımı, kız çocuklarının yerine konuşmayı biraz azaltıp onların ne söylediğini gerçekten duymaktır.

Eşitlik, bir çocuğa sınırsız vaatlerde bulunmaktan ziyade önüne cinsiyeti nedeniyle gereksiz engeller koymamaktır. Ona sürekli güçlü olmasını öğütlemek değil, gücünü keşfedebileceği imkânları sunmaktır.

Dilerim ki bu 11 Ekim'de, kız çocuklarına nasıl bir gelecek bırakacağımızı konuşurken bugün onlara nasıl bir çocukluk yaşattığımızı da düşünürüz.

Ve dilerim ki hiçbir kız çocuğu, kendisine biçilen role sığabilmek uğruna hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmaz.