Pazartesi günü okullar açılıyor. Yeni çantalar hazırlandı, defterler ve kalemler alındı, formalar dolaplara
asıldı. Kimi çocuk hayatında ilk kez okul sırasına oturmanın heyecanını yaşayacak, kimi uzun bir tatilin
ardından arkadaşlarına ve öğretmenlerine kavuşacak. Evlerde de tatlı bir telaş var. Velilerin gündeminde
servis saatlerinden okul ihtiyaçlarına, ders programlarından beslenme çantalarına kadar pek çok konu
bulunuyor. Bütün bunların yanında, her eğitim öğretim yılında olduğu gibi çocukların dersleri ve
akademik başarıları da ailelerin en önemli gündem maddelerinden biri olmaya devam ediyor.
Ancak yeni eğitim öğretim yılı başlarken, notlardan ve sınavlardan önce üzerinde durmamız gereken çok
daha temel bir mesele var. Çocuklarımızın okulda kendilerini ne kadar güvende hissettiklerini
konuşmamız gerekiyor. Çünkü bir çocuğun öğrenebilmesi, arkadaşlarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmesi ve
kendisini geliştirebilmesi için önce bulunduğu ortamda fiziksel ve duygusal olarak güvende olduğunu
hissetmesi gerekiyor.
Türk Eğitim-Sen tarafından 2 bin 296 öğretmenin katılımıyla yapılan ve geçtiğimiz günlerde açıklanan
araştırmanın sonuçları, bu konunun üzerinde neden daha fazla durmamız gerektiğini açıkça ortaya
koyuyor. Araştırmaya katılan öğretmenlerin yüzde 65,2’si görev yaptığı okulda akran zorbalığına tanık
olduğunu belirtirken, yüzde 24,2’si ise kısmen tanık olduğunu ifade ediyor. Başka bir ifadeyle
öğretmenlerin yüzde 89,4’ü görev yaptığı okulda bir şekilde akran zorbalığıyla karşılaştığını söylüyor.
Bu oran, meseleyi birkaç okulda ya da birkaç öğrenci arasında yaşanan münferit olaylardan ibaret
görmememiz gerektiğine işaret ediyor.
Bu noktada akran zorbalığının ne olduğunu doğru tanımlamak büyük önem taşıyor. Çocuklar arasındaki
her tartışmayı, anlaşmazlığı veya kavgayı akran zorbalığı olarak değerlendirmek doğru değildir.
Çocukların zaman zaman anlaşmazlık yaşamaları, birbirlerine kızmaları, oyun sırasında tartışmaları,
hatta istemeden birbirlerini kırmaları büyüme ve sosyalleşme sürecinin bir parçasıdır. Çocuklar bu
ilişkiler içerisinde uzlaşmayı, sınırlarını korumayı, karşısındakinin sınırlarına saygı göstermeyi ve
yaşanan sorunları çözmeyi de öğrenirler.
Akran zorbalığında ise bundan farklı bir durum söz konusudur. Bir çocuğun başka bir çocuğa kasıtlı
biçimde zarar veren davranışlarda bulunması, bu davranışların tekrarlanması ve taraflar arasında fiziksel,
sosyal ya da psikolojik açıdan bir güç dengesizliğinin bulunması zorbalığın temel özellikleri arasında yer
alır. Üstelik zorbalık yalnızca itmek, vurmak veya fiziksel zarar vermek şeklinde ortaya çıkmaz. Sözel,
sosyal ve dijital zorbalık da çocukların hayatında en az fiziksel zorbalık kadar yaralayıcı sonuçlar
doğurabilir.
Bir çocuğun sürekli kilosuyla, boyuyla ya da dış görünüşüyle dalga geçilmesi, konuşma biçiminin taklit
edilmesi, ona küçük düşürücü bir lakap takılması, arkadaş grubuna bilerek alınmaması, sınıfta
yalnızlaştırılması, eşyalarının saklanması, tehdit edilmesi veya hakkında dedikodu yayılması zorbalığın
farklı yüzleri olabilir. Günümüzde bunlara bir de dijital ortam eklendi. Sınıfın WhatsApp grubunda bir
öğrencinin aşağılanması, izni olmadan fotoğrafının veya videosunun paylaşılması, sosyal medya
üzerinden alay konusu hâline getirilmesi ya da mesajlarla sürekli rahatsız edilmesi de akran zorbalığının
okul duvarlarını aşan biçimleri arasında yer alıyor.
Eskiden çocuk okuldan eve geldiğinde en azından yaşadığı olumsuzluğun bir kısmını okul kapısının
ardında bırakabiliyordu. Bugün ise telefon, tablet ve sosyal medya aracılığıyla okulda başlayan bir
zorbalık çocuğun odasına kadar ulaşabiliyor. Mesaj grupları, sosyal medya hesapları, fotoğraflar ve
videolar üzerinden devam eden dijital zorbalık nedeniyle çocuk kendisini güvende hissedebileceği bir
alandan da mahrum kalabiliyor. Böylece okul saatleri içinde başlayan bir sorun, günün yirmi dört saatine
yayılabilen bir baskıya dönüşebiliyor.
Araştırmanın dikkat çekici sonuçlarından biri de çocukların yaşadıklarını her zaman yetişkinlerle
paylaşmaması. Öğretmenlerin yüzde 26,6’sı zorbalığa maruz kalan öğrencilerin yaşadıklarını
öğretmenlerine, okul yönetimine ya da ailelerine anlatmadığını düşünüyor. Bu durum, yetişkinlerin fark
ettiği vakaların yanında fark edilmeyen, sessizce yaşanan olayların da bulunabileceğini düşündürüyor.
Bir çocuğun yaşadıklarını anlatmaması, ortada bir sorun olmadığı anlamına gelmiyor. Bazen korktuğu,
bazen utanıp kendisini suçladığı, bazen de anlattığında durumun daha kötüye gideceğini düşündüğü için
sessiz kalabiliyor.
Bu nedenle yıllardır kolaylıkla kurduğumuz “Çocuklar arasında olur böyle şeyler” anlayışını artık geride
bırakmamız gerekiyor. Çocukluk çağında yaşanan her olumsuzluğu büyütmek ne kadar yanlışsa,
tekrarlanan ve çocuğu örseleyen davranışları çocukluğun doğal bir parçası kabul ederek küçümsemek de
o kadar yanlış. Akran zorbalığı yalnızca o gün yaşanıp biten bir okul problemi değildir; hem zorbalığa
maruz kalan hem de zorbalık davranışı gösteren çocuk açısından ileriki yıllara taşınabilecek sonuçlar
doğurabilir.
Zorbalığa maruz kalan çocuklarda özgüven kaybı, kaygı, yalnızlaşma, okula gitmek istememe, akademik
başarıda düşüş ve çeşitli ruhsal sorunlar görülebilir. Çocuk bir süre sonra yalnızca kendisine zorbalık
yapan kişiden değil, okul ortamının tamamından uzaklaşmaya başlayabilir. Sabahları karın ağrısı veya
baş ağrısı gibi şikâyetlerin artması, okula gitmek istememesi, arkadaşlarından uzaklaşması, okul
başarısında açıklanamayan bir düşüş yaşaması ya da eskiden severek yaptığı etkinliklerden kaçınması,
ailelerin ve öğretmenlerin dikkatle değerlendirmesi gereken değişimler arasında olabilir.
Meselenin diğer tarafında ise zorbalık davranışı gösteren çocuk bulunuyor ve onun durumu da
görmezden gelinmemelidir. Şiddetin, aşağılamanın veya güç kullanmanın istediğini elde etmenin ve
sorun çözmenin bir yolu olduğu düşüncesinin yerleşmesi, ilerleyen yıllarda sosyal ilişkilerde ve
davranışsal uyumda çeşitli sorunlara zemin hazırlayabilir. Bu nedenle yapılması gereken yalnızca
zorbalığa maruz kalan çocuğu korumak değildir. Zorbalık davranışı gösteren çocuğun neden böyle
davrandığını anlamak, davranışına açık sınırlar koymak ve ihtiyaç duyduğu desteği zamanında sağlamak
da çözümün önemli bir parçasıdır.
Araştırmanın öğretmenlerin müdahale biçimlerine ilişkin sonuçları bu açıdan ayrıca dikkat çekiyor.
Öğretmenlerin yüzde 81,8’i zorbalıkla karşılaştığında hem zorbalığa maruz kalan hem de zorbalığı
uygulayan öğrencinin rehber öğretmenle görüşmesini sağladığını belirtiyor. Öğretmenlerin yüzde 81,7’si
zorbalığa uğrayan öğrenciyle kendisinin görüştüğünü, yüzde 65’i ise aileleri bilgilendirdiğini ifade
ediyor. Bu veriler, öğretmenlerin sorunun çözümünde rehberlik mekanizmasını önemli bir araç olarak
gördüğünü ortaya koyuyor.
Ancak tam da burada üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir çelişki ortaya çıkıyor. Öğretmenlerin
büyük çoğunluğu çözüm için rehberlik hizmetlerine başvururken, aynı araştırmada rehberlik servislerinin
şiddeti önlemede yeterli olduğunu düşünen öğretmenlerin oranı yalnızca yüzde 25’te kalıyor.
Öğretmenlerin yüzde 80,2’si okullardaki psikolojik danışman sayısının artırılmasını, yüzde 91,3’ü risk
grubundaki öğrencilerin düzenli psikolojik destek almasını ve yüzde 90,5’i akran zorbalığını önlemeye
yönelik eğitimlerin artırılmasını istiyor.
Bu rakamlar, sorunun yalnızca çocukların birbirleriyle kurduğu ilişkiler üzerinden
değerlendirilemeyeceğini gösteriyor. Zorbalık ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek elbette gerekiyor,
ancak asıl hedef zorbalığın ortaya çıkmasını güçleştiren bir okul iklimi oluşturmak olmalıdır.
Öğrencilerin birbirlerinin farklılıklarına saygı duymayı öğrendiği, öğretmenlerin risk işaretlerini erken
fark edebildiği, rehberlik hizmetlerinin yeterli insan kaynağıyla desteklendiği ve çocukların başlarına bir
şey geldiğinde kime başvuracaklarını bildiği bir okul ortamı, önleyici mücadelenin en güçlü
unsurlarından biridir.
Bu mücadelede sorumluluğu yalnızca okula ve öğretmenlere bırakmak da doğru değildir. Ailelere de son
derece önemli görevler düşüyor. Çocuk eve gelip bir arkadaşının kendisine kötü davrandığını
anlattığında, yetişkinin vereceği ilk tepki bazen yaşanan olayın kendisi kadar belirleyici olabiliyor.
Çocuğa ne yaptığını sorgulayan, daha güçlü olması gerektiğini söyleyen, aynı davranışla karşılık
vermesini isteyen ya da yaşadığını küçümseyerek bunun çocuklar arasında olağan olduğunu ifade eden
yaklaşımlar, çocuğun ihtiyaç duyduğu güven duygusunu sağlamıyor. Tam tersine çocuk, bir sonraki
olayda anlatmak yerine susmayı tercih edebiliyor.
Çocuğun öncelikle dinlenmeye, sözünün kesilmeden duyulmasına ve kendisine inanıldığını hissetmeye
ihtiyacı vardır. Ardından yaşanan olayın niteliğini anlamak, okul yönetimi ve öğretmenlerle iletişime
geçmek ve gerekiyorsa profesyonel destek almak gerekir. Buradaki amaç, çocuğun yerine bütün sorunları
çözmek değil; onun yalnız olmadığını ve yaşadığı durum karşısında başvurabileceği güvenilir
yetişkinlerin bulunduğunu hissettirmektir.
Güvenli okul kavramını da yalnızca okul kapısında güvenlik görevlisinin bulunması, kameraların
çalışması veya giriş çıkışların kontrol edilmesi üzerinden düşünmemek gerekiyor. Fiziksel güvenlik
elbette önemlidir, ancak çocuğun duygusal ve sosyal güvenliği de bunun ayrılmaz bir parçasıdır. Bir
çocuğun teneffüse çıkmaktan korkmadığı, sınıfta söz aldığında alay edilmeyeceğini bildiği, kantine
giderken yolunun kesilmesinden endişe etmediği, arkadaş grubundan dışlandığında veya tehdit
edildiğinde başvurabileceği bir yetişkinin bulunduğundan emin olduğu okul da güvenli okuldur.
Bununla birlikte zorbalık yapan çocuğun da çocuk olduğunu unutmamak gerekiyor. Onu yalnızca “kötü
çocuk” olarak damgalamak, dışlamak ve cezalandırmak çoğu zaman sorunun kökenine ulaşmayı
sağlamaz. Elbette zorbalık davranışına açık biçimde sınır konulmalı ve yapılan davranışın kabul edilemez
olduğu çocuğa anlatılmalıdır. Ancak bunun yanında, o davranışın neden ortaya çıktığını anlamaya
çalışmak ve gerektiğinde psikolojik ve pedagojik destek sağlamak gerekir. Çünkü çocukları etiketlemek
yerine davranışlarını değiştirmelerine yardımcı olmak, uzun vadede hem o çocuğu hem de çevresindeki
diğer çocukları koruyan bir yaklaşım olacaktır.
Pazartesi günü milyonlarca çocuk yeniden okul sıralarına oturacak. Akşam eve geldiklerinde onlara
derslerinin nasıl geçtiğini, öğretmenlerinin neler söylediğini ve ilerleyen günlerde sınavlardan kaç
aldıklarını elbette soracağız. Fakat çocuklarımızla kurduğumuz sohbetleri yalnızca dersler, ödevler ve
notlarla sınırlamamak gerekiyor. Okulda kendilerini nasıl hissettiklerini, teneffüste kimlerle vakit
geçirdiklerini, onları üzen bir olay yaşayıp yaşamadıklarını ve bir arkadaşlarının üzüldüğüne şahit olup
olmadıklarını da konuşmalıyız.
Bu soruların amacı çocuğu sorgulamak değil, onun dünyasına açılan kapıyı açık tutmaktır. Her çocuk
yaşadığı sıkıntıyı eve gelir gelmez anlatamayabilir. Bazen anlatmak için doğru zamanı bekler, bazen
karşısındaki yetişkinin tepkisinden çekinir, bazen de yaşadığının anlatılmaya değer olup olmadığından
emin olamaz. Böyle zamanlarda bir çocuğun konuşmaya başlaması için ihtiyaç duyduğu en önemli şey,
karşısındaki yetişkinin gerçekten dinlemeye hazır olduğunu bilmektir.
Yeni eğitim öğretim yılında çocuklarımızın yalnızca yüksek notlar aldığı, sınavlarda başarılı olduğu ve
akademik hedeflerine ulaştığı okullar değil; aynı zamanda kendilerini güvende hissettikleri, birbirlerinin
farklılıklarına saygı duymayı öğrendikleri, kimsenin korkusunun ya da sessizliğinin görünmez kalmadığı
ve seslerinin yetişkinler tarafından gerçekten duyulduğu okullar diliyorum.