Bir apartman bahçesinde küçük bir mama kabı. İçinde biraz kuru mama, yanında da bir kap su. Bazen koskoca bir sitenin en büyük tartışmasını başlatmak için bundan fazlasına ihtiyaç olmuyor. Bir komşu kediler aç kalmasın diye mama bırakıyor. Bir başkası kedilerin çoğaldığını, çevrenin kirlendiğini, koku oluştuğunu söylüyor. Tartışma kısa sürede yönetime taşınıyor. Ardından apartmanın girişine veya asansörün yanına o tanıdık duyuru asılıyor. “Ortak alanlarda hayvan beslemek yasaktır.” Asıl tartışma da burada başlıyor. Bir apartman veya site yönetiminin aldığı kararın, bahçedeki bir sokak kedisine mama ve su verilmesini bütünüyle yasaklamaya yetip yetmeyeceği sanıldığı kadar basit bir mesele değil. Çünkü yönetimin ortak alanları düzenleme yetkisi bulunsa da bu yetkinin hukuki sınırları var.

Sosyal medyada bu konuda birbirinden kesin iki görüş dolaşıyor. Bir taraf sokak hayvanlarını beslemenin hiçbir şekilde engellenemeyeceğini savunuyor. Diğer taraf ise ortak alan söz konusu olduğunda yönetimin istediği yasağı koyabileceğini düşünüyor. Hukuk ise bu iki kesin görüşün arasında, daha ölçülü bir yerde duruyor; çünkü bir hayvana yiyecek ve su vermek başka, ortak yaşam alanını başkalarını rahatsız edecek veya çevreyi kirletecek şekilde kullanmak başka.

Mevzuatımızda bir sokak hayvanına mama veya su vermeyi başlı başına suç ya da kabahat olarak tanımlayan genel bir hüküm bulunmuyor. Bu nedenle bahçeden geçen bir kediye su vermek veya uygun bir noktaya temiz bir kap içerisinde mama bırakmak, tek başına hukuka aykırı bir davranış olarak değerlendirilemez. Ancak apartman ve site bahçeleri ortak yaşam alanları olduğu için konu burada bitmiyor. Kat Mülkiyeti Kanunu, kat maliklerine ortak yerleri kullanırken birbirlerini rahatsız etmeme, birbirlerinin haklarını ihlal etmeme, doğruluk kurallarına uyma ve yönetim planındaki hükümlere riayet etme yükümlülüğü getiriyor. Üstelik bu yükümlülük yalnızca ev sahipleri açısından değil, kiracılar ve bağımsız bölümlerden sürekli yararlanan kişiler bakımından da önem taşıyor. Bu nedenle hukuki değerlendirmede asıl önem taşıyan, hayvana mama verilmesinden çok, bu davranışın ortak yaşamı ve diğer kişilerin haklarını ne ölçüde etkilediğidir.

Bir kişi bahçenin uygun bir köşesine temiz bir kapla mama ve su koyuyor, kalan yiyecekleri düzenli olarak topluyor, kapları temizliyor ve çevrede kötü kokuya ya da kirliliğe neden olmuyorsa ortaya çıkan durum başka. Ortak alanlara gelişigüzel yemek artıkları dökülmesi, plastik tabak ve poşetlerin bırakılması, bozulan yiyeceklerin günlerce kaldırılmaması ise bambaşka. İyi niyet, ortak yaşamın bütün kurallarını ortadan kaldırmıyor. Kabahatler Kanunu da evsel atık ve artıkların bunların toplanmasına veya depolanmasına özgü yerlerin dışına atılmasını çevreyi kirletme kapsamında düzenliyor. Dolayısıyla hayvanları beslemek, çevreyi kirletme hakkı vermiyor. Özellikle sıcak havalarda uzun süre bekleyen yemek artıkları kötü kokuya, sineğe ve haşereye neden olabiliyor. Mama kaplarının çevresinin temizlenmemesi de komşular açısından haklı bir rahatsızlığa dönüşebiliyor. Burada aslında uzun hukuk tartışmalarından önce uygulanabilecek basit bir komşuluk kuralı var. Besliyorsak temizliğini de üstlenmeliyiz.

Madalyonun diğer yüzünde ise sıkça duyduğumuz başka bir cümle bulunuyor. “Ben rahatsız oluyorum.” Apartman hayatında bu cümle önemli olabilir ama tek başına her zaman yeterli değildir. Bir komşunun kedileri sevmemesi başka, ortak alanda sürekli kötü koku ve pislik oluşması başka. Bahçeden birkaç kedinin geçmesi başka, çok sayıda hayvanın kontrolsüz biçimde aynı noktada toplanması nedeniyle ortak alanın kullanılmasının ciddi biçimde güçleşmesi başka. Yargıya taşınan uyuşmazlıklarda da hayvanların sayısı, koku ve pislik oluşup oluşmadığı, diğer kat maliklerinin günlük yaşamının gerçekten etkilenip etkilenmediği ve rahatsızlığın hangi önlemlerle giderilebileceği önem taşıyor. Yargıtay kararlarına yansıyan uyuşmazlıklarda gerektiğinde bilirkişi incelemesiyle mevcut durumun ve alınabilecek tedbirlerin belirlenmesi gerektiğinin vurgulandığı görülüyor. Başka bir ifadeyle hukuk yalnızca “Kedi var” demiyor, o kedinin veya kedilerin ortak yaşamda gerçekten nasıl bir etki meydana getirdiğine bakıyor.

Site ve apartman yönetimlerinin ortak alanların düzenini ve temizliğini sağlamak konusunda elbette yetki ve sorumlulukları bulunuyor. Yönetim planındaki hükümler de kat malikleri bakımından önem taşıyor.

Ancak ortak alanı düzenlemekle her şeyi mutlak biçimde yasaklamak aynı şey değil. “Ortak alanlara yemek artığı bırakılamaz” şeklindeki bir düzenlemeyle, “Besleme sonrasında kaplar ve artıklar kaldırılmalıdır” şeklindeki bir kural gayet anlaşılabilir. Yine şartları uygunsa, mama ve suyun insanların yoğun olarak kullandığı giriş kapısının önüne değil, daha uygun bir noktaya bırakılması istenebilir. Fakat hiçbir ayrım yapılmadan bütün site sınırları içerisinde sokak hayvanlarına mama ve su verilmesini yasaklayan mutlak bir kararın hukuki değerlendirmesi bundan farklıdır. Bir yönetim kararının hukuka uygun olup olmadığına bakılırken yalnızca panoya asılan duyurudaki birkaç kelime yeterli olmaz. Yönetim planı, ortak alanın özelliği, alınan kararın gerekçesi, ortaya çıkan somut rahatsızlık ve uygulanabilecek daha ölçülü çözümler birlikte değerlendirilmelidir. Yönetimin düzenleme yetkisinin bulunması, aldığı her kararın kendiliğinden hukuka uygun olduğu anlamına gelmez.

Aynı yerde ve düzenli olarak yiyecek bulan sokak hayvanları zamanla o noktayı beslenme alanı olarak benimseyebiliyor. Özellikle apartman ve site çevresinde sürekli mama verilen kediler, yiyecek buldukları yere tekrar tekrar gelmeye başlayabiliyor. Beslemenin bir anda kesilmesi halinde ise alıştıkları yiyeceği bulmak için apartman girişlerine, merdiven boşluklarına, çöp alanlarına veya insanların yoğun olarak bulunduğu bölümlere yönelebiliyorlar. Bu durum başlangıçta iyi niyetle yapılan bir davranışın, plansız ve düzensiz sürdürüldüğünde yeni bir komşuluk sorununa dönüşebileceğini de gösteriyor. Bugün aynı noktaya çok miktarda yiyecek bırakıp yarın hiçbir şey olmamış gibi beslemeyi tamamen kesmek, ne hayvanlar ne de ortak yaşam açısından sağlıklı bir yöntem. Besleme yapılacak yerin doğru seçilmesi, çevresinin temiz tutulması, gereğinden fazla yiyecek bırakılmaması ve mümkün olduğunca düzenli bir yöntem izlenmesi de bu sorumluluğun parçası olmalı. Kabahatler Kanunu'nda, evsel atık ve artıkların bunların toplanmasına veya depolanmasına özgü yerlerin dışına atılması yaptırıma bağlanmış durumda. Dolayısıyla hayvanlara verilmek üzere bırakılan yiyeceklerin, ambalajların ve diğer artıkların çevrede bırakılması somut olayın özelliklerine göre çevreyi kirletme kabahati kapsamında değerlendirilebilir. Üstelik çevrenin kirletilmesine ilişkin hukuki sorumluluk yalnızca Kabahatler Kanunu ile sınırlı değil. Kirliliğin niteliğine, kullanılan atığın türüne ve ortaya çıkan sonuca göre Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenen çevrenin kasten veya taksirle kirletilmesine ilişkin suç hükümlerinin uygulanması da gündeme gelebilir.

Sahipsiz hayvanlar sorunu yalnızca apartmanda yaşayan insanların kendi aralarında çözmesi gereken bir mesele değil. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu'nda 2024 yılında önemli değişiklikler yapıldı. Sahipsiz hayvanların toplanması, hayvan bakımevlerine götürülmesi, rehabilitasyonu ve sahiplendirilinceye kadar tutulması konusunda yerel yönetimlere görevler verildi. Sonraki düzenlemelerle de ilgili kurumların sorumlulukları ayrıntılandırıldı. Anayasa Mahkemesi de 7 Mayıs 2025 tarihli kararında sahipsiz hayvanların bakımevlerine alınması ve sahiplendirilinceye kadar burada tutulmasını öngören düzenlemeler dâhil çeşitli hükümlere yönelik iptal taleplerini reddetti. Bu nedenle sokaktaki hayvanlarla ilgili bütün sorumluluğu mama bırakan vatandaşa yüklemek doğru değil. Nasıl ki “Ben hayvanları seviyorum” demek çevreyi kirletme hakkı vermiyorsa, “Ben kedilerden rahatsız oluyorum” demek de sahipsiz hayvan sorununu ortadan kaldırmıyor. Vatandaşın, site yönetiminin sorumlulukları, yerel yönetimlerin de kanundan doğan görevleri var.

Sahipsiz hayvanları konuşurken meselenin bir başka önemli tarafını da unutmamak gerekiyor. Bugün sokakta gördüğümüz her kedi veya köpek doğuştan sahipsiz değil. Bir zamanlar bir evin kapısından içeri giren, bir ailenin parçası olan, ancak daha sonra çeşitli gerekçelerle sokağa bırakılan hayvanlar da var. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında ev hayvanının terk edilmesi yasak. 2024 yılında yapılan değişikliklerle de sahipli hayvanların bakımevi dışında bir yere terk edilmesine ilişkin yaptırımlar ağırlaştırıldı. Dolayısıyla artık bakmak istemediği kedisini veya köpeğini bir sokağa, site bahçesine, parka ya da şehir dışındaki boş bir alana bırakmak yalnızca vicdani açıdan tartışılacak bir davranış değil, idari para cezasını gerektiren bir ihlal. Bu nedenle “Artık bakamıyorum, sokağa bırakırım” düşüncesinin hukuken kabul edilebilir bir tarafı yok. Bakımın sürdürülemeyeceği durumlarda çözüm, hayvanı kaderine terk etmek değil, mevzuata uygun ve güvenli bir sahiplendirme yolu aramaktır.

Bir kedinin bahçeden geçmesiyle ortak alanın kontrolsüz biçimde çok sayıda hayvanın sürekli toplandığı bir yere dönüşmesi aynı şey değil. Hayvanlara yardım etmekle komşuların haklarını görmezden gelmek de aynı şey değil. Diğer taraftan yalnızca birileri istemiyor diye hayvanlara zarar vermek, mama ve su kaplarını öfkeyle kaldırmak veya meseleyi kavga yoluyla çözmeye çalışmak da kabul edilebilir değil. Mama kaplarını insanların geçiş güzergâhından uzak, uygun bir noktaya almak, düzenli olarak temizlemek, yemek artıklarını ortada bırakmamak ve gerekiyorsa yönetimle birlikte uygun bir besleme alanı belirlemek yıllarca sürebilecek bir komşuluk kavgasını daha başlamadan önleyebilir. Her sorunu yasak koyarak çözmeye çalışmak ne kadar yanlışsa, ortak yaşamın hiçbir kuralı yokmuş gibi davranmak da o kadar yanlış. Apartman ve site hayatı yalnızca aynı binada oturmak değil, bahçeyi, merdiveni, otoparkı, sessizliği ve temizliği paylaşmaktır. Bazen aynı ağacın gölgesini, bazen de o ağacın altında uyuyan kediyi paylaşmaktır.

Bugün 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü. Belki de bugünü yalnızca hayvanları sevdiğimizi söylemek için değil, onlarla aynı hayatı paylaştığımızı yeniden hatırlamak için bir vesile olarak görmeliyiz. Bir kap suyun, bir avuç mamanın ve biraz merhametin değeri büyük. Ancak gerçek hayvan sevgisi, yalnızca beslemekten değil, onların sağlıklı ve güvenli koşullarda yaşayabilmesi için sorumluluk almaktan da geçiyor. Bunu yaparken komşuluk hukukunu, çevre temizliğini ve birlikte yaşamanın gerektirdiği özeni korumak da aynı sorumluluğun bir parçası.

4 Ekim vesilesiyle dileğimiz, hayvanların ne bir komşuluk kavgasının konusu ne de sevgimizin yalnızca bir günlük hatırlanan tarafı olması. Onlara karşı merhametin, insanlara karşı anlayışın ve ortak yaşam alanlarına karşı sorumluluğun aynı anda mümkün olduğu bir yaşam kültürünü oluşturabilmek.