Dün 4 Ekim, onların günüydü.
Bir suçlu gibi ezik, başı önde, gözleri yerde, tin tin yürüyüşüyle sokakta doğup sokakta yaşayıp yine sokaklarda ölmeye mahkûm edildiği için adlarını “sokak köpeği” koyduklarımızın günü.
Dünyaya getirdiği 6 yavrusundan hasbelkader geriye kalan iki küçüğünün hayatta kalması için savaş veren, genel adları tekir olan anne kedinin günü.
Şehirden uzak köşelerde, çoğu insanın varlığından bile habersiz oldukları, çoğu gerekli donanımdan yoksun sözde barınaklardaki yüzlerce isimsiz köpeğin günü.
Hamile kaldıkları için, yaşlandıkları için, sahiplerinin hevesleri tükendiği için kapıların önlerine konan, kırsal alanlarda kaderlerine terk edilip bırakılan, oradan sevgisiz, soğuk barınaklara gönderilen, günün modalarına uygun türlü cinsten terrier, husky ve daha nicelerinin günü.
Hayvanların ve onların yaşam haklarını savunan insanların çektikleri acıları bir daha anımsamak adına ve o günlerin unutulmaması için, beni çok etkileyen geçmişten bir haberi, 21 Mart 2004 tarihli bir gazete haberini aynen vermek istiyorum:
“Yaşar Berberoğlu, İstanbul’daki bir ilçe belediyesinden geçen yıl emekli oldu. İtlaf ekibinde çalışıyordu. Sokak köpeklerinin kaderi iki dudağının arasındaydı:
‘Bir gün infaz için bir gecekondu semtine gittik. Bir köpek, yedi sekiz yavru yapmıştı. Onları öldürmemiz isteniyordu. Anne köpek, kıymayı görünce sevindi. Mutlulukla ete uzandı. Kuyruğunu salladı. Birdenbire titreme nöbetleri tuttu. Yanımızdaki adam, “Yavrularına da verin, ben ne yapacağım onları?” diye sürekli söyleniyordu. Kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum. Ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı. Bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. Isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: Ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı. Bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor, diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp “Ne olur onlara zehirli kıyma verme” der gibi başını sallıyordu. Birden “Ben ne yapıyorum? Gözleri bile açılmamış yavruları nasıl öldürürüm?” dedim. O gece sabaha kadar kâbus gördüm. O olaydan sonra ekipten ayrıldım ve bir daha hayvan öldürmedim.’
Yaşar Berberoğlu, geçmişte yaptıklarını büyük bir hata olarak düşünüyor ve hâlâ vicdan azabı çekiyor.”
Ne yazık ki geçmişte bu ve buna benzer pek çok olay yaşandı. Şimdilerde sözde itlaf yok. “Hayvan Haklarını Koruma Yasası” var ya, çıktığı günden beri doğru düzgün uygulanmayan ama onun bile hayvanlara lüks görünüp sonrasında en dokunulmaz olması gereken maddeleri kaldırılıp sokaklardan köpeklerin toplandığı bugünlerde, barınaklarda yavaş ve zor ölümlerin yaşandığı şartlarda bizler Hayvanları Koruma Günü kutlayamıyoruz ne yazık ki.
Onlar, canımız sıkıldığında yanımıza çağırdığımız can dostumuz, bahçemize bekçi yaptığımız köpeklerimiz…
Onlar, sıcak kucağımızda neşeli mırıltılarıyla, sevecenliğiyle sıkıntılarımızı, dertlerimizi paylaştığımız kedilerimiz…
Onlar, balkonlarımızda, bahçemizdeki ağaçlarda neşeli cıvıltılarıyla huzur bulduğumuz kuşlarımız…
Onlar, olmazsa olmazlarımız… Hayvanlarımız…
Dün 4 Ekim, sözde onların günüydü…