Çook eski zamanlarda, günümüzden binlerce yıl öncesinde, milat’a daha yüzyıllar varken, herhalde üzerinde bulunduğumuz topraklarda “bizim anlayamayacağımız bir dilde” şöyle konuşmalar cereyan ediyordu.
“-Nerelisin sen gardaş?”
“-Doryleon’lu! Ya sen?”
“- Hattuşaş taraflarından geliyorum!”
Tabii, hangi dilde olduğunu bizim anlayamayacağımız bu konuşmayı gerçekleştiren kişilerin birbirleriyle aynı dilde konuşup konuşmadıkları da ayrı mesele. Zira, Doryleon’lu arkadaşın Frigce, Hattuşaşlı’nın ise Hititçe konuşabildiği büyük olasılık.
Ayrı kavimlerin insanları. Kendilerine özgü kültürleri, gelenekleri, görenekleri bulunuyor!
Aralarında başka farklılıklar da olsa gerek. Hititli daha sert yapılı. Frigyalı’nın ise ona göre sertlikten epeyce uzak yapısı, beden dili ve duruşu var. (Adeta, Orta Anadolu insanının Polatlı’nın doğusunda ve batısında gösterdiği farklılıkları anıştırıyor.)
Sonra aradan yüzyıllar geçiyor. Romalısından Perslisine, Makedonyalısından Bizanslısına kadar pek çok başka “kavim” bu toprakları “alıyor”, bazıları kendisine “yurt” eyliyor. Sonuçta ne Frigyalı kalıyor, ne Hititli!
Tarih sahnesinden silinip gidiyorlar!
Ne Doryleon ne Hattuşaş kalıyor!
Lakin, her yeni devletin eskisinin egemenliğine son veriş sürecinde, değişik kavimlerden insanlar en azından bir süre birlikte yaşıyorlar. Birbirleriyle “kız alıp vermez”, düşmanlığa asla son vermez bir görünümde olsalar bile, eskilerinin kimi özelliklerini, kültürünün, gelenek ve göreneklerinin, yemeklerinin, “duruşlarının” bir kısmını birbirinden devralıyorlar. Devralanlar, bunları kendilerinden izler ekleyerek başkalarına devrediyor; yerel kültürel birikimler oluşuyor; belki de bunlar doğrudan sonraki zamanların insanlarının yapısına yansıyor.
Bölgelerde yaşayan halklar “kavimleri itibarıyla” değişse de, insan yapıları eskilerinden devraldığı “izlerle” birlikte gelişiyor.
Sonra bu bölgesel ya da yerel kültürel birikimler, yapılar, tüm farklılıklarıyla o topraklara örneğin 1071’den itibaren adım atan başka bir kavmin insanlarına da, yerleştikleri yere göre devrediliyor.
Malazgirt’ten sonra, Selçuklular döneminde Anadolu’da iki kişi arasında “bugün anlayabileceğimiz dilden” şöyle bir konuşmaya tanık olabilirdik:
“Gardaş nerelisin?”
“Sultanönü(Eskişehir) sancağından, ya sen?
“Cürümlü(Çorum) tarafından bir yerlerden işte!”
Belki de, böylesi bir konuşmada, “Sultanönü’lü” ya da “Cürümlü’lü” farketmez, insanların duruşuna ya da beden diline, yüzlerce yıldan beri “eskilerin” durmaksızın yeni gelenlere devredip durdukları davranış türleri yansıyordu!
Yani, o bölgenin, o kentlerin insanı olmanın getirdiği beden dili. Kimi sert kimi daha yumuşak meselesi de değil yalnızca; şivelere, konuşma tarzına da yansıyan bir “başkalık.”
* * *
Bugün, etnik farklılıkların getirdiği değişik beden dilleri, şivelerin yanı sıra, Anadolu’da aralarında etnik ayrılık bulunmayan yörelerin şiveleri, beden dilleri de başkalıklar gösterebiliyor.
Orta Anadolu’nun ve Ege’nin, Akdeniz ya da Karadeniz’in, Trakya’nın, Güneydoğu’nun ya da başka yerlerin insanlarına bakarsanız, bir yandan birbirine hiç benzetemeyeceğiniz insan yapıları görürsünüz, diğer taraftan da bu değişik özelliklerin aslında birbirini nasıl tamamladığına tanık olursunuz.
Hem de binlerce yıllık uygarlıkların izlerini, katkılarını taşıyan bir tamamlayıcılıkla karşılaşırsınız.