Cumhuriyet'te Feridun Andaç'ın köşesindeki yazısının başlığı takıldı gözüme. İlgilendiğim bir konuyu çağrıştırıyordu o başlık:

-Bir kentin belleği!..

Bazı kentlerde yüzlerce yıla ulaşır o bellek. O kısmı arkeologların ve tarih araştırmacılarının konusu olmalı. Kim bilir o kenti hangi kavimler kurmuş, devamında hangi insan toplulukları yerleşmiş ve izler bırakmıştır yaşayarak ya da yok olarak, tarihten silinerek.

Bu süreç tıpkı insanın, içinde yaşadığı çevrenin, doğanın varlığı ya da yok oluşu gibi...

***

Feridun Andaç Erzurum'da doğmuş, bir süre orada yaşamış olmalı. Çünkü “kentleri anlatmaya” oradan başlamış. İfadesine göre iki kitapla birlikte.

Sonra 1960'ların hemen öncesinde üç yıllık bir İstanbul yerleşimi. Tekrar memlekete zorunlu dönüş ve devamında 50 yıl süren tekrar İstanbul yaşamı. Son kaçış İstanbul'dan Köyceğiz'e! Niçin derseniz:

-İstanbul'u yazmak!..

Başlığımızın ilk cümlesine “yazamamak” gibisinden bir ekleme de yaptığını düşünürsek, anlaşılıyor ki o kitap çalışması üç yıldır sürüyor. Bunu okuyunca ister istemez gülümsedim:

-Kolay mı mega kenti yazmak!

Üstelik 50 yıllık bir yaşanmışlığın anıları ile. Anılar yetmez kuşkusuz. Derin bir tarih araştırmasına girişmek, kendisinden önce yaşayanların anılarına başvurmak ve de onların yazıp derledikleri eserleri araştırıp bulmak; onları kitaplaştırmak...

BENİM İLGİM, ESKİŞEHİR!..

Yazımın başlangıç paragraflarının birinde kentlerin belleği ile ilgilendiğime değinmiştim. O nedenle yukarıdaki ara başlığı tercih ettim. Kentin kadim geleneklerini, yaşayanların ortak kültürlerini yazılı bir eser olarak gelecek kuşaklara aktarabilmek de son 20 yıldaki çabalarım.

Bunun için 70 yaş ve üzerindeki Eskişehirli hemşehrilerimle yaptığım söyleşileri dostların teşvikleri ve katkıları ile kitaplaştırdım:

-Anılar, İsimler, Resimler: ESKİŞEHİR!..

Bunların çoğunu birebir söyleşiler ve onlardan elde ettiğim arşivlerindeki görsellerden yararlanarak gerçekleştirdim. Ayrıca iki önemli kişilik ve Eskişehir'i yaşamış hemşehrimin “otobiyografi” niteliğindeki kitaplarından yararlanarak. O iki kişi:

-Prof. Dr. Orhan Oğuz ve onun öğrencisi Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen...

Bizlere bıraktıkları kitaplarının adları:

-Cumhuriyetle Yaşıt Bir Ömür: 80 YIL ve ÇALAR SAAT!

Rahmetli Orhan Hoca, çocukluk zamanına ilişkin Eskişehir'i anlatırken evlerinin arkasındaki tarlaların mısır ekili alanlar olduğunu hatırlattıktan sonra bir ekleme daha yapar satırlarına:

“-Şimdiki Atatürk Stadı'nın olduğu alan, bizim manavların (Odunpazarı'nın yerleşik halkı) harman yeriydi.”

Ve daha pek çok anı, yerleşim hatırlatması. Yılmaz Hocamızın “Çalar Saat”inde ise belleğimde yer etmiş bir iki satır:

“-Bizim kuşağın çocukları, oyuncaklarını kendileri yapardı.”

Sözünü ettiğim, belleğimde yer etmesinin nedenini de şimdi çıkarıyorum:

-Bizim kuşağın çocukları da öyle!..

Bu da normal olmalı. Zira ömrü daha da uzun olsun, Yılmaz Hocamız ile aramızdaki yaş farkı 7-8 yıldan ibarettir!..

50'LERİN ESKİŞEHİR'İ...

Kent merkezine 10 kilometre uzaklıktaki, doğduğum Kanlıpınar (eski haritalardaki adıyla Sultaniye) köyünden “şehre yerleşimimiz” 1957'dir. Yani 12 yaş çocukluğu. Ailenin ilk evi de Sakarya Caddesi'nden Muttalıp Caddesi'ne uzanan Tuzcular Sokak'taki bir malikâne.

Arkasında küçük bir bahçe, ucundaki kömürlük ve içinde bir su tulumbası olan yuvamız! Köprübaşı'na çok uzak olmayan evden okula gidip geldiğimiz Sakarya Caddesi'nin o günkü durumu hâlen belleğimdedir. Sağlı sollu, çoğu ikişer, bir kısmı üçer katlı evlerle çevrili dar bir cadde!

Bir kısmının altlarında bakkal, fırın ve manav bulunmakta. Bazılarının altında da somya imalathaneleri ve bisiklet tamirhaneleri. Köprübaşı'na doğru da iki sinema; Sizin ve Atlas sinemaları. Caddenin Sivrihisar Caddesi ile birleştiği köşede, yapımı yeni tamamlanmış Kanatlı İşhanı!..

***

Eskişehir Lisesi'nin orta kısmına gidip geldiğimden Odunpazarı semtini de bilirim bir parça!

Önce okula gidiş-geliş yolumuz Hamam Yolu. Orası da ikişer üçer katlı binalar, altlarında çeşitli alışveriş yerleri. Daha çok kumaşçılar olmak üzere arkalarında terziler!.. Konfeksiyonların yerine onlar giydirirdi insanları...

Sakarya Caddesi'nde ve diğer benzer cadde ve sokaklarda 5-10 cılız akasya dışında yeşillik namına bir şey arama! Görebildiğimiz en ağaçlıklı alan lisemizin karşısındaki “Alaaddin Parkı”ydı yine de!..

Yapı anlamında, malum Osmanlı mimarisiyle yapılmış, zamanında bir kısmı cumbalı evler. Şimdi oraları restorasyon görmüş turistik yerler. Anlayacağınız:

-Değişmeyen tek yer Odunpazarı...

***

1950'lerin Eskişehir'i dedik ama kimi özet hatırlatmalarla Sakarya Caddesi, Hamam Yolu ve Odunpazarı'na değinebildik. Ya şimdiki Atatürk Bulvarı'nın hâli, yeni yapılaşmalar, Seylap Evleri, Kırmızıtoprak, Tepebaşı'nın işçi konutları ve giderek büyüyen şehrin yeni yerleşim alanları...

-Onlar ve diğer değişimlerle birlikte değişen kültür yapısı da ancak bir iki hacimli kitaba sığar. Üstelik kolektif bir ekip çalışmasıyla...

Bu kadarı yetsin bugünlük!..

Eskişehir-84