Harvard Business School eski dekanı Nitin Nohria, olağanüstü iş liderlerini karakterize eden özellikler araştıran geniş kapsamlı  araştırma  sonunda ulaştıkları yargıyı şu cümleyle özetliyor  : “ Liderleri olağanüstü kılan şey kalıcı  özellikleri değil, spesifik bir anda beliren fırsatları görüp onlara adapte olabilme becerileriydi.Zeitgeist’ ı, yani bir dönemi karakterize eden ruhu, atmosferi, fikir ve inançları  algılayıp  benimseyebiliyorlardı.”

Nohria’nın “adapte  olabilme” sözcüğünün dilimizdeki tam karşılığı  “uyum gösterme”dir.Uyum canlı doğasının temel özelliklerinden biridir. 

Canlı varlıkların birikim yeteneklerini koruyarak uzun dönemli geleceklerini güven altına almasının koşullarını anlatmak istediğimizde  sık sık Darwin’in ünlü saptamasını tekrarlamamızın nedeni, Nitin Nohria’nın  genellemesini çok öncelerden öngörmüş olmasıdır: “Canlıların uzun ömürlü olanları, en güçlüleri olmadığı gibi, en akıllıları da değildir; uyum yetenekleri yüksek olanlardır…”

İnsanlık tarihinde görülmedik hızda, yaygınlıkta ,yoğunlukta ,derinlikte  değişim ve dönüşüm yaşanıyor. Tarihin hiçbir döneminde bu kadar hızlı   değişim olmadı, bu kadar yaygın bir karmaşayla yüzleşmedik ve  uyum gösterme  hiç bu kadar büyük  çaba gerektirmedi.

Nohria’nın “zamanın ruhunu” okumak için  gönderme  yaptığı  “bağlam  çerçevesini” oluşturan küresel olaylar, hükümetlerin kararları, işgücünün değer yaratma zincirindeki konumlanması, demografik eğilimler, toplumsal gelenekler ve teknolojinin  etkileri  geçim örgütlenmesini, yaşam biçimlerini ve yaşam tarzlarını  kökten  değiştiriyor.

Günümüzde insan yaşamına dokunan her alanda karmaşa artıyor; karmaşayı kavrayışa dönüştürerek uyumu hızlandırmamız  gerekiyor.

Karmaşıklığı  kavrayışa dönüştürebilme  gücünü  yaratmanın ilk adımı, zamanın ruhunu iyi  okumak ve  anlamaktır. İkinci adımı da, entegre analizler yaparak oluşan ekosistemlerin bileşenlerini anlamak ve yol haritamızı  ona göre  belirlemektir. Nohria’nın “bağlamsal zeka” ihtiyacına  vurgu yapması bu açıdan haklı gerekçelere dayanıyor.

İki kitabı başucumuza koyalım

Çevremdeki insanlardan duyduğumda rahatsız olduğum anlatımlar var: Onlardan  biri “sorgulamanın kuramsal yaklaşıyorsun” sözüdür. Kuramsal çerçeveyi bir eksiklik ya da yanlış tutummuş gibi algılarsak, çağımızın  yaratıcı yenilik ve entelektüel enerjiye dayanan yeni  üretim örgütlenmesinde uyum gösteremez, yerimizi alamayız.  İkincisi, pratik uygulamaları, entelektüel birikim ve sorgulamaların önüne koymanın bir marifet sanılması. Bir kurama dayanmayan pratik uygulamaların sonuçları, büyük  ölçüde rastlantıdır; sistematik bir uygulamanın sonuçları değildir.

Çağımız fiziki anlamda değil, entelektüel anlamda büyük olmayı gerektiriyor.Çağımızda  zenginliğin  kaynağı, nicelikten hızla nitelik  katkısına  kayıyor.Üretim, ulaşım ve iletişim  örgütlenmenin iç  bütünlüğünün yarattığı  karar ve kurumların yapı, işlev ve kültürünü  entelektüel nitelikler belirliyor.

Entelektüel düzlemde  sorgulama yapmanın “doğru ve temiz iş yapmanın”  ne kadar önemli  bileşeni olduğunun kanıtı  olan  iki  yeni  kitabı  anımsatmak istiyorum: Biri, Oliver Balanchard ve Dani Rodrik’in  editörlüğünü  yaptıkları “Eşitsizlikle Mücadele” kitabı. Abdullah Cemal  Balcı  dilimize aktarmış. Diğeri, Daron Acemoğlu’nun  “Yapay Zekayı Yeniden Tasarlamak”  başlık makalesiyle ilgili tartışmaların  merkezinde  yer  aldığı Hasan Dölkeleş’in  çevirdiği çalışma.

Daron Acemoğlu’nun   kitabındaki  tartışmalara  katılan Rachel Thomas’ın “ Tıbbın yapay öğrenme sorunu” başlıklı makalesinin giriş cümlesindeki saptamasının, günümüzde  yapılan bütün  tartışmaların  omurgasın oluşturduğunu düşünüyorum : “ Veri bilimi, toplumun sayısız özelliğini baştan yaratmakta, tıp da ondan geri kalmamaktadır”.

Yaşamın bütün derinliklerine dokunan “veri biliminin” yakın ve uzak gelecekteki etkilerinin ülkemizde yeterince  sorgulanmadığını ve  veri konusunun gerektiği gibi içselleştirilemediğini düşünenlere  katılıyorum.

Çok sayıda işyerinde yöneticilerle görüşmeler yapıyorum. İçlerinde  çok küçük ölçekli, çok mütevazi işler yapan da var, küresel ölçekte iddiası olanlar da…Ülkemizdeki işyerlerinde gördüğüm en büyük  eksikliğin ne olduğu her zaman  zihnimi kurcalıyor.

“ Harvrd Business Review’deki  makaleleri bırak da  sahadaki pratikleri  anlat” diyenleri, dünya ve ülke gerçekliklerinden çok uzak, sorgulanmamış ve geçmişten miras alınmış varsayımlarla örülü bir zihni modelin tutsakları olduklarını düşünüyorum. Vaclav Havel’den öğrendiğim, “Aklını emanet etmiş olanlar üretken çözümleri paydaşı olamaz” genellemesinin farkında  olmayanların ve zamanın ruhu üzerine kafa yormayanların sağlıklı bir gelecek inşasına katkılarının olamayacağına  inanıyorum.

“Zamanın ruhunu” anlamak

Ülkemizde bugün yaşadığımız  sorunların özünde “işe yaklaşım” tarzımızın ve “bakış açımızın” yetersizliği var. Eğer  zamanın ruhunu belirleyen faktörlerin öneminin farkındaysanız, dünyayı anlamak, eğilimleri kavramak, fırsatları değerlendirmek ve tehlikeleri en düşük maliyetle savuşturmak için yapmamız gerekenler çok  açık ve nettir: Öncelikle  yaşadığımız  Dünya’da olup bitenleri  merak etmeliyiz…İklim değişikliğinin ne anlama geldiğini sorgulamadan, kıtlıkların olası etkilerini düşünmeden gıda üretimini güven altına alabilir miyiz? Savaşları ve olası etkilerini dikkate almadan enerji politikalarınızı stratejik bir temele oturtabilir miyiz?  Küresel ve bölgesel işbirliklerinin hedeflerini bilmeden  ihracatınızı olması gereken düzeylere taşıyabilir miyiz? Göç olgusu, göçün ülkemize olan doğrudan ve dolaylı etkileri hakkında bilgi ve fikir sahibi olmadan doğru bir eksende demografik fırsatları  değerlendirebilir miyiz?

Dışa ve  dünya açık olmadan sürdürebilir bir gelişme yaratılamaz; o nedenle iş yaşamındaki bir insan, küresel gelişmeleri merak menzili dışında tutarak bir yere varamaz. 

ikinci husus, kendi ülkemizi iyi  bilmek olmalıdır.Hiçbir zaman sadece  dışardaki eğilimleri gözleyerek iş yönetilemez. Hükümet politikaları, hem dışardaki ilişkileri hem de ülkenin kendi içindeki üretim örgütlenmesini derinliğine etkiler. Devletin ölçüm sistemlerini  belirleyen normlarını bilmeden iş yönetilebilir mi? Dış ve iç koşulların belirlediği ekosistemlerin geliştirici ve asalak etkilerini analiz etmeden etkin kaynak yönlendirmesi yapılabilir mi? Demokratik gözetim ve baskı gruplarını işletmeden  yatırımları özendiren dengeli bir teşvik sistemi kurulabilir mi? 

Üçüncüsü, işgücünün değer yaratma zincirinde nasıl konumlandığına bakmaktır…Demografik gelişmelerin bugünü ve yarını nasıl etkileyeceğini bilmektir. The Lancet Tıp Dergisi’nde yayınlanan yeni nüfus projeksiyonu, yüzyılın sonunda  nüfus azalışı ve yaşlı nüfus artışını bütün çıplaklığıyla anlatıyor. Nüfus projeksiyonlarını dikkate almadan  herhangi bir ekonomik analizi “entegre analiz” diye niteleyebilir misiniz?

Dördüncüsü,  sözünü ettiğimiz  iki kitabı ve benzerlerini  alıcı bir ruhla okumadan teknolojinin fırsat ve tehlikelerini nasıl değerlendiririz?

Beşincisi de, üretimde başarının gerek şartı “iş süreçlerini iyi kavramak” ve “uygun işgücü profilleriyle” yola çıkmanın önemini  anlamaktır. Küçük ya da büyük, yerel ya da küresel ölçekli  iş yapsın, bir iş yerini  yönetenler, iş süreçleri bütün ayrıntılarıyla haritalara  aktarmamışsa, iş akışlarına hakim olamazlar, akışları yavaşlatan etkenler belirleyemezler, etkin bir pazarlama  ve finansman  yönetimi  yapamazlar…

İhtiyaçlarımızın ne olduğunu sormak, iş yaşamının ilk sorusudur. İhtiyaçların ne  olduğunu tanımlamak için “küçük veri” ve “büyük veri” oluşturmak, biriktirmek, ehlileştirmek, erişmek ve işlemek  ise  canlının  “kanı” gibidir…Bugün  “veri bilinci” olmaksızın herhangi bir alanda etkili ve verimli işler yapmak imkansızdır.

“Veri, toplumun sayısız özelliğini baştan yaratıyorsa”  bizlerin  iş yerleri ölçeğinden  devlet örgütlenmesi düzlemine veri üretmenin olmazsa olması olan  “envanterlerimizi”  sorgulayarak yola  koyulmamız çok ivedi, önemli, değerli ve anlamlı işimizdir!