Filozof Paul Ricoeur, “Toplumun sembolleri sabitleşir, durağanlaşır ve fetiş hâline gelirse bir yalanlar silsilesi olarak iş görür.” der. Bireyler, topluluklar ve toplumlar anlatımları aşırı basitleştirir; arka plan gelişmelerini öğrenmek ve anlamak için çaba göstermezse, yalan sarmalı yaşam fırsatlarının erişilebilir zenginliklerinden mahrum eder ve yaşamı kolaylaştırmak yerine zorlaştırır. Unutmamalıyız ki erdem, yaşamı kolaylaştırmanın adıdır.
Anlamlı bir yaşam için en azından beş alandaki “sürekli geçişleri” derinliğine kavramadan sağlıklı bir gelecek inşa edemeyeceğimizi bilmeliyiz.
Kimlikten kişiliğe geçiş
Birincisi, “inançtan düşünceye geçme sürecidir.” İnançlar bize anne-baba, aile, mahalle, köy, sokak ve toplumun diğer kurumsal yapılarının “öğrettiği gerçeklik”tir. Öğretenin amacına göre değer üretir; çoğu zaman da onun çıkarına yarar. O nedenle, sorgusuz ve gerekçesiz bir eylem olan “inanç” ile “yaşamın öz gerçeği” arasında ters yönlü bir etkileşim oluşabilir. Bir insanın olgunlaşmasının özünde, “inançtan düşünceye geçebilme” düzeyi önemlidir.
İkincisi, “kimlikten kişiliğe geçme” sürecidir. Kimlik, bizim kendimize biçtiğimiz değerlerden oluşur; genellikle öznel karakteri baskındır. Her insan, düzeyi farklı da olsa, zihninde oluşan ve davranışlarına yansıyan her şeyi “meşrulaştırmak” zorundadır. Bu meşrulaştırma, kimliği ayrı ve her insana özgü bir özellik hâline getirir. Oysa kişilik, “başkalarının bizimle ilgili değerlerinden” oluşur. Bizim kendimize biçtiğimiz rol ile başkalarına biçtiğimiz rolün dengesi kişiliğimizi yansıtır. Kimlik odaklı zihinsel yapılanma sorunlar yaratır; çünkü ölçüsü, karşımızdakinin “kim olduğunu” önceler. Kişilikte ise “ne yaptığı” önemlidir. O nedenle gelişmiş insan, karşılaştığı ve etkileşim içinde olduğu insanların “kim olduklarını” değil, “ne yaptıklarını” sorgular. Kimlik odaklı değerlerden kişilik odaklı değerlere geçiş, aynı zamanda iletişim ve etkileşim verimini de belirler.
Kulluktan yurttaşlığa geçiş
Üçüncüsü, birey odağındaki önemli geçişlerden biri de “taklitten yaratıcılığa geçiş”tir. Taklit, başkalarına hayranlığın yaşama yansımasıdır. Taklit, öğrenme araçlarından biridir; ama sabitleştirilir, durağanlaştırılır ve fetiş hâline getirilirse, yalanın ve kendimizi kandırmanın silahı hâline dönüşür. Yaratıcılık ise merak, sorgulama ve düşünce disiplininin yeni arayışlara yönelmesi; yeni yollar bulması ya da yeni yollar açmasıdır.
Hepimizi yakından ilgilendiren dördüncü geçiş, “kulluktan yurttaşlığa geçiş”tir. Kulluk, mutlak doğru anlayışının peşine takılarak düşünmeme konforuna kapılmaktır. Kendi irademiz yerine aklımızı başkalarına emanet etmektir. Yurttaşlık ise herkes gibi haklarımızın olduğunu bilmek; başkalarının haklarımızı çiğnemesine izin vermemek için harekete geçebilmektir. Oy hakkı gibi. Yönetimi beğenmediğimiz zaman oyumuzla onu değiştirme hakkı, önemli bir yurttaşlık sorumluluğudur.
Topluluktan topluma geçiş
Beşincisi, “topluluktan topluma geçiş”tir. Topluluk; gözle ve sözle, gelenek ve görenekle birbirimizi kontrol ettiğimiz sınırlı bir alandır. Toplum ise gözle ve sözle kontrol yerine; gözetim ve denetimi, ölçüyü ve özendirmeyi, ödüllendirme ve cezalandırmayı kurumların ilke, kural ve bağlı oldukları yasal çerçevelere göre yapabilmesidir.
Yeni bir dünya düzeni kurulurken, yeni normal koşullarının oluşması, olgunlaşması ve çoğaltılması, geçişlerin dengeli biçimde yapılabilmesine bağlıdır. Hepimiz bir “geçişler gündemine” sahip olma sorumluluğunu omuzlarımızda taşıyoruz. Tarihin hiçbir döneminde insanlar bugünkü kadar ağır sorumlulukla yüzleşmedi. Gereğini yapabilmeliyiz. Yeni arayışlara omuz vererek yaşama değer katma yolunda ilerlemeliyiz.