II. Mahmut döneminde 1827 yılı ilk Tıp okulunun kurulduğu ve ülkede modern tıp eğitiminin başladığı yıldır. Günümüzde okulun kuruluş günü olan 14 Mart, "Tıp Bayramı" olarak kutlanmaktadır. İlk bayram 1919 senesinde işgal altındaki İstanbul'da gerçekleşmiştir. O gün, tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Hikmet Boran'ın önderliğinde, tıp okulu öğrencileri işgali protesto için toplanmış ve onlara devrin ünlü doktorları da destek vermişti. Böylece tıp bayramı, Tıbbiyelilerin yurdu savunma hareketi olarak başlamış, kökeninde hep devrimci ve yurtsever bir özü barındırmıştır. Bizim de 45 yıl kadar önce stajyer ve sonrasında asistan doktor olarak başladığımız aktif hekimlik yaşamımız her güzel şey gibi biterek on sene kadar önce emeklilikle sonlandı. İlk günlerde beyaz önlüklerle hastanede dolaşmanın heyecanı, hastalar tarafından “genç doktor” muamelesine tabi tutulmak, gece nöbetlerinde sabaha kadar her hastanın isteğini yerine getirebilmek için canla başla çalışıp, gerektiğinde hasta bakıcıların görevini üstlenmenin dayanılmaz coşkusunu yaşamak çok büyük keyifti. Hekim olup sorumluluk da almaya başlayınca işin romantizm boyutu biraz değişmişti ama bu kez de asistan olarak yine hem öğrenen hem maaş alan hem de yine “genç doktor” yakıştırmasıyla mutlu mesut yaşamıştık. O zamanlarda da hasta hekim ilişkilerinde bir çarpıklık vardı ama hekimliğin toplumda büyük saygınlığı söz konusuydu. Ayrıca hekim-devlet çelişkisi bu kadar derin değildi. Hatta 12 Eylül sonrası Kenan Evren darbesi yiyene kadar da asistan maaşımız gayet yeterliydi…
Şimdiki zamana bakınca; “tekrar eski günlere dönmeyi ister miyim, yeni baştan aynı heyecanla hekimlik mesleğine başlar mıyım”, şeklindeki kendime sorduğum özel sorunun yanıtı kesinlikle kocaman bir “hayır” oluyor. Dünyanın en saygın mesleklerinden birinin geldiği konuma bakın; Aile hekimliği, performans sistemi ve özel hastanelere dayalı sağlık sistemi çökmüş, altında halkla birlikte bütün sağlık çalışanları gibi hekimler de kalmıştır. Atatürk’ün “beni Türk hekimlerine emanet edin dediği” meslek gurubuna şimdilerde “giderlerse gitsinler” diyebilen bir sistemin yarattığı çöküntüdür bu. Hasta tarafına baktığınızda aylar sonrasına verilen randevular, sonu gelmeyen kuyruklar ve sadece şiddet diliyle taleplerini dile getiren müşterilere dönüşmüş kitleler göze çarpıyor. Hekimlere de önünden geçen bant sistemi misali üç dakikaya kadar inen hasta bakma süreleri, bununla da kalmayıp hasta sahiplerinin saldırılarına maruz kalma ve hayatını kaybetmeye varan mağduriyetleri yaşamak düşüyor. Vatandaşla hekimler bilerek ve isteyerek karşı karşıya getiriliyor. Bunun sorumlusu sağlığın iyice piyasaya düşürüldüğü neoliberal sağlık politikaları ve toplumu cahil ve yoksul bırakan siyasal sistemdir. Mevcut koşullarda ne kadar bayram kutlanırsa 14 Mart Tıp Bayramı ulusumuza o kadar kutlu olsun…