Antik Yunan’ın büyük tarihçisi Thukydides’in M.Ö: 5. Yüzyılda yaptığı “yeryüzünde haklı olanın değil, güçlü olanın hukukunun geçerli olduğu” şeklindeki saptamasının, aslında değişmeyen ve değişmeyecek olan insan doğasının bir parçası, dolayısıyla da zamansız yani her zaman geçerli bir kavram olduğu bugünlerde çok daha iyi anlaşılmakta. 25 yüzyıl geçmiş yürürlükteki adaletin “güçlünün adaleti” olduğu söyleneli, hiçbir şey değişmemiş. Tarih hep böyle akmadı ve akmayacak elbet. Mesela Cumhuriyet bir devrim sürecinde doğdu. İleriye doğru yapılan bir atılımdı. Bu sırada büyük dönüşümler yaşandı, bazı meselelerse çözümsüz kaldı, belki de ertelendi. İşte bu gerici dinamikler, bir asır önce gerçekleşen tarihsel sıçramanın içine sinsice yerleşti. Bugün zamanıdır deyip bir karşı devrim sürecine girildi ve devrimin çözemediği sorunları karşı devrimin çözeceğine inanmamızı isteyerek dört koldan saldırıyorlar. Onlarda bilmiyorlar ama inanıyorlar. İnanmanın bilmeye üstünlüğü zaten bilinmeyeni de içermesinden kaynaklanır…
Bir kereliğine çoğunluğu sağladın mı gerisi kolay, köprünün altından çok sular akmış kimin umurunda. “Sır çoklukta olsaydı, bir kaşık yoğurt bir kazan süte maya olamazdı” denmiş. Avrupa nazileşiyor, Ortadoğu ise ortaçağlaşıyor. Ülkemiz bu iki rüzgârın etkisinde hızla otoriterleşip dincileşmeye çabalıyor. Geçmişi tebessümle anıp özlem duyanların sayısı ne kadar da çoğalıyor. Her iç çekişimiz yitirdiğimiz bir yudum yaşamı, geçip giden bir zaman dilimini işaret ediyor. İnsan iki türlü canavarlaşıyor; yalnız bırakıldığında korkudan, sürü içindeyken de cüretten. Her iki durumda da insan kalan, insanların hası oluyor. Oysaki sınırlı varlıklarız; aklımız, algımız, bilgimiz ve yeteneğimiz hep bir yere kadar. Ancak bir şeyin sınırlı olduğunu biliyorsak, onu zaten aşmışız demektir. Bu nedenle insanın farklılığı kendini bilmesinden kaynaklanıyor. Yeter ki kendini bil! Evet “hepimiz aynı gemideyiz”; kimimiz güvertede güneşlenip bronzlaşarak, kimimiz kazan dairesinde kömür atarak gemiyi azgın sularda ilerletiyoruz…