Bizim kuşağın yaşadığı ortalama yaşa göre çok uzun bir zaman olmasa da bizden önceki kuşakların yaş ortalamasına göre epey bir zaman önceydi. Eylül ayının sonuydu; havalar biraz serin olsa da olağanüstü güneşli günler yaşanıyordu.

Cebimde Milli Eğitim Bakanlığının “göreve başla emri” vardı. Sakarya Caddesi’nin başındaki yurttan çıkmış, beni nasıl bir ortamın beklediğini bilmediğim Tunalı Ortaokulu’na doğru yürüyordum.

Bursa Eğitim Enstitüsü Öğrenci Derneği’nde yerel, Türkiye Milli Talebe Federasyonu’nda ülke genelinde etkinliklerin merkezinde yer aldığım hâlde, öğretmenlik gibi “kamu sorumluluğu” ağır bir işte yolumun üzerindeki engelleri nasıl aşacağımı sorguluyordum.

Ders programı

Tunalı Ortaokulu’na ulaştığımda, giriş kapısının önünde Müdür İzzet Yolal ve Başyardımcı Yusuf Ziya Çöygün küçük bir masada ders programlarının öğretmenlere dağıtımı üstüne çalışma yapıyordu.

Okul görevlileri bir sandalye getirdiler; masanın kenarına iliştim, ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını izlemeye başladım. Lise yıllarından beri sürdürdüğüm alışkanlıkla cebimden çıkardığım deftere notlar almaya başladım.

Not almam alışık olmadıkları bir davranış olmalı ki Yusuf Ziya Çöygün ne yazdığımı sordu: “Okulda metot öğretmenlerimiz, öğrenmenin en iyi yolu not almaktır ilkesini bize öğrettiler. Bilmiyorum ama elinizdeki listeden kırka yakın öğretmenin ders saatlerinin dağıtım dengesini nasıl kurduğunuzu not ediyorum ki ileride iş bana da düşerse acemiliklerim olmasın” dedim.

Atamam yapıldığında ayaküstü okula uğramış, yöneticilerle tanışmış, sonra da köyüme dönerek “atama emrini” beklemiştim. Sağlığı ve zihni yerinde olan, fırsat bulduğumda hâlâ görüştüğüm İzzet Yolal, “Demedim mi sana, bu çocuğun kumaşı farklı, inşallah okulumuz için yararlı bir öğretmen olur!” dedi.

İddialı ekip

Değişik eğitim kurumlarında deneyimini artırmış, İngiltere’de bile uzun süre kalmış, kendi işlerine yönelik “iddiaları olan” bir öğretmenler kadrosu vardı; kura çekerek damdan düşmüş gibi atanan, kıvırcık kınalı saçları, çilli yüzü, iri dişleriyle atipik yeni iş arkadaşlarını gözleriyle süzüyorlardı.

Yaşamımın önemli dönüm noktalarından biri olan “29 Eylül” gününde, geriye dönüp ne yaptığımı, hangi değerleri ürettiğimi, yaptığım işlerin toplumda karşılık bulup bulmadığını, “anlamlı” olup olmadığını alabildiğine sorgularım.

Ders dağıtım programı belli olmadığı için hangi sınıflara gireceğim belli değildi. Müdürümüz İzzet Yolal’a, “Hocam, boş durmayayım. Bana örnek olacak öğretmenlerinize rica etseniz de sınıfın arkasında ders işleme tekniklerini gözlesem” dedim. Böyle bir soruya önceden hazırmış gibi anında yanıt verdi: “Tarih öğretmenimiz Müfide Hanım’a söylerim. Bu hafta derslerini izle, aldığın notları benimle de paylaş” dedi.

Hafta başı sınıflarım belli idi, öğrencilere tanıtmak için sınıfları dolaştırdı. Bütün kaliteli yöneticiler gibi “fikr-i takip özeni” olan müdürümüz, “İzlediğin derslerin notlarını yaz da benim de bir fikrim olsun” diye anımsattı.

Çocuk değil arkadaş

Daktiloyla yazılmış üç sayfalık notu kendilerine verdim: Okulda öğretilenler ile sahadaki uygulama arasında çok fark vardı. Öğrencilere asla “çocuklar” demeyeceksin; “arkadaşlar” diyeceksin. Anlatacağın dersle ilgili notlar alacaksın, ön hazırlık yapacaksın. Öğrencinin söz söyleme ve eleştiri yapmasına ortam ve iklim hazırlayacaksın, gibi saptamalardı. Bir çırpıda okudu. Görevliye notları verdi, masasının üstüne bırakmasını söyledi.

İzzet Yolal ve ekibi bizim eksiklerimizi, boşluklarımızı ve acemiliklerimizi kötüye kullanmak yerine o boşlukları dolduran, genç öğretmenleri koruyan ve kollayan takımdı. Eskişehir’e atanmak büyük şanstı ama İzzet Yolal ve ekibi de o şansı katlayarak büyütüyordu. Nevzat Deringöl, daha sonra Cumhurbaşkanlığı Denetim Kurulu üyeliğine kadar yükselen Ramazan Uludağ, bu satırların yazarı ve çok sayıda genç öğretmen, Tunalı Ortaokulu’ndaki eğitim-öğretim iklimini değişik anlatılarımızda, yazdığımız kitaplarda belgeleyerek tarihin hafızasına emanet ettik.

Biz attığımız her adımda ilerleme fırsatı yakalamış Cumhuriyet çocuklarıyız. Bizim “keşke” deme hakkımız yok. Attığımız her adım ilerlememizi sağladı; bugünlere geldik. Hem kendimizi yetiştirme fırsatı bulduk hem de ülkemize, hatta sınır ötelerine “değer katan” işlerin içinde bulunduk. Bundan daha büyük zenginlik ne olabilir ki?