İktidarın ”Faiz sebep, enflasyon sonuç politikası” nedeniyle yanlış yola soktuğu ekonomiyi düzeltmek için getirdiği ek vergiler ve fahiş zamlar geniş toplum kesimlerini mağdur etmeye devam ediyor.
Diğer yandan eğitim sistemindeki karma eğitim karşıtı gerici yaklaşımlar, ÇEDES projesiyle okullarda ‘manevi danışman’ adı altında din görevlilerinin gönderilmesi uygulaması ve daha birçok ciddi sorunla karşı karşıyayız.
Böylesine ağır bir tablo karşısında ise muhalefet blokundaki partiler ülke sorunlarıyla ilgili politika üretemiyor.
Ana muhalefetin temsilcisi olan CHP tarafında da bitmeyen ‘parti içi tartışmalar’ nedeniyle etkili bir muhalefet sergilenemiyor. 
Yaşanan tartışmalara başlamadan önce yirmi yıldan fazla süreden beri ülkeyi yöneten iktidarın Cumhurbaşkanı adayına karşı Kemal Kılıçdaroğlu’nun aldığı ‘yüzde 48’lik oy oranının çok kıymetli olduğunu’ not düşmek gerekli.
Seçim sonrasındaki süreçte ise ne yazık ki bu anlamlı destek korunamadı.
Kitlelerde büyük bir hayal kırıklığı ve partiye karşı küskünlük oluştu.
Seçim sonrasında umudunu yitiren milyonlarca seçmen politikadan tamamen uzaklaştı.
28 Mayıs’tan bu yana geçen iki ay içinde CHP kendi sabit oyunu bile tartışmalı hale getirdi.
Araştırmalar da gösteriyor ki yeni bir açılım yapılmazsa muhalif seçmen ‘daha öncekilerde olduğu gibi seçimde aktif görev almak bir yana oy kullanmaya’ bile gitmeyecek.
Diğer yandan seçim sonrasında CHP’nin Cumhurbaşkanı adayına destek veren ve büyük bir yıkım yaşayan 25 milyon seçmene ‘seçim yenilgisinin hesabı’ verilmedi. 
Seçmenler samimi bir özeleştiri beklerken CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Seçim sonucunu yenilgi olarak görmediğini” açıkladı.
Gelinen noktada yaklaşan yerel seçim ile ilgili umutları güçlendirecek girişimlerde bulunulmaması da önemli bir sorun olmaya devam ediyor.
Azalan milletvekili sayısı ve cumhurbaşkanı seçimi sonuçlarının yarattığı olumsuzlukları gidermeye çalışmak yerine kurultayda mevcut Genel Başkanın tekrar seçtirilmesine yönelik uğraşlar öne çıkmış durumda.
Geniş bir toplum kesiminden ve parti içinden gelen “değişim” taleplerine ise MYK’daki isimlerin değiştirilmesi ile karşılık verilerek konu geçiştirilmeye çalışıldı.
Oysaki Genel Başkan “Seçim sonuçlarını kabul ederek yapılacak olan kurultayda aday olmayacağını” açıklasaydı yeni kadroların göreve gelmesi ve vizyon değişikliği bakımından çok önemli bir açılım getirebilirdi.
Böylece Genel Başkan kamuoyunun da takdirini kazanarak seçmenin güvenini tazeleyecek şekilde partinin önünü açmış olurdu. 
Yaklaşan yerel seçim nedeniyle pozisyonunu koruyarak aday olmayı düşünenler de Genel Başkanın yanında durmaya devam ederek partinin ve ülkenin geleceğinde belirleyici oluyorlar. 
…
Diğer yandan parti içindeki tartışmalara harcanan enerji nedeniyle ülkenin son derece yakıcı olan gündemine dair ‘yeni bir muhalefet tarzının’ ortaya çıktığını görüyoruz.
Akaryakıta getirilen ÖTV artışı ile iğneden ipliğe tüm ürün ve hizmetlere gelen zamlar, getirilen ek vergiler karşısında CHP, “81 ilde aynı anda basın açıklaması” yapmakla yetindi.
Emekliler hayat pahalılığı karşısında geçinemezken, artan kiraların sonuçları ortadayken “Basın açıklamalı zam protestosu” seçim sonrasında zaten hayal kırıklığı yaşayan seçmeni daha da mutsuz hale getirdi.
Kitlelerin sorunlarının sözcüsü olması gereken ana muhalefet partisi basın açıklaması yaparak ve aradan geçen günlerden sonra Meclisi olağan üstü toplantıya çağırarak vatandaşın beklentilerini karşılayamadı.
Bu süreçte “81 ilde aynı anda basın açıklaması ile muhalefet yapma tarzı” öyle benimsendi ki Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedi olan Lozan Antlaşması’nın 100. Yıldönümünde de aynı şekilde basın bülteni paylaşmakla yetinildi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olan Lozan antlaşmasının hem de 100. yılında düşük profilde anılması yüreğinde Atatürk ve İnönü sevgisini taşıyan Cumhuriyet sevdalılarını derinden üzdü.
Oysaki ‘100. Yılında Lozan gündemi’ oluşturulabilirdi.
24 Temmuz’un resmi bayram olması için Meclis’e kanun teklifi veren CHP resmi olmasa da Lozan Antlaşmasının bayram havasında kutlanmasına öncülük etmeliydi. 
…
Parti içi tartışmalarda statükoyu koruma mücadelesi vermek yerine ülkemizdeki hak, hukuk, adalet sorunları ve ekonomik yıkım üzerinde uğraşılması daha doğru olmaz mı?