Bazen düşünüyorum…
Biz ne zaman bu kadar duyarsız olduk?
Ne zaman bir kadının korkusuna, bir hayvanın acısına alıştık?
Her gün yeni bir haber okuyoruz. Bir kadın şiddete uğramış, bir başkası tehdit edilmiş, bir sokak hayvanı eziyet görmüş…
Önce üzülüyoruz. Sonra öfkeleniyoruz. Sosyal medyada birkaç cümle yazıyoruz.
Ardından hayatımıza devam ediyoruz.
Ama o haberlerin içindeki hayatlar devam edemiyor bazen.
Bir kadının yarım kalan hayalleri, bir çocuğun annesiz büyümesi, bir hayvanın insanlardan korkarak yaşaması…
Hepsinin ortak bir noktası var: Güçlü olduğunu düşünen birinin, kendinden güçsüz gördüğü canlı üzerinde kurduğu tahakküm.
KORKMADAN YAŞAMAK BU KADAR ZOR MU?
Bir kadın düşünün…
Akşam işten çıkmış, evine gitmeye çalışıyor. Arkasından gelen ayak seslerini duyunca tedirgin oluyor. Telefonunu eline alıyor, adımlarını hızlandırıyor.
Belki hiçbir şey olmayacak.
Ama korkuyor.
Çünkü bu ülkede pek çok kadın, başına bir şey gelmese bile başına bir şey gelebileceği ihtimaliyle yaşamayı öğrendi.
Oysa bir kadının en temel hakkı, korkmadan yaşayabilmek.
İstediği kıyafeti giymek, istediği saatte dışarı çıkmak, çalışmak, sevmek, ayrılmak…
Bunların hiçbiri bir başkasının iznine bağlı olmamalı.
Bir kadının hayatına ilişkin kararları kendisinin vermesi neden hâlâ bazılarını rahatsız ediyor?
Neden bir kadın öldürüldüğünde önce ne giydiği, nerede olduğu, kiminle görüştüğü sorgulanıyor?
Sorgulanması gereken bunlar değil.
Sorgulanması gereken, bir insanın başka bir insanın yaşam hakkını elinden alma cesaretini nereden bulduğu.
ONLARIN DA CANI ACIYOR
Bir de sokaktaki sessiz dostlarımız var.
Mahallemizin köşesinde uyuyan köpek, apartmanın önünde mama bekleyen kedi…
Bizim için sıradan bir gün, onlar için hayatta kalma mücadelesi olabiliyor.
Bir kap suya, bir avuç mamaya, bazen de sadece korkmadan uyuyabilecekleri güvenli bir yere ihtiyaçları var.
Elbette sokak hayvanları meselesinin çözülmesi gerekiyor. İnsanların, özellikle çocukların güvenliği de son derece önemli.
Ama güvenliği sağlamakla merhameti ortadan kaldırmak aynı şey değil.
Çözüm; bilimsel, sürdürülebilir ve hem insanların hem de hayvanların yaşam hakkını gözeten politikalar üretmekten geçiyor.
Kısırlaştırma, aşılama, denetim, sahiplendirme ve sorumlu hayvan sahipliği…
Bunları konuşmak yerine neden her defasında öfkenin diline teslim oluyoruz?
Hayvanlar konuşamıyor diye acı çekmediklerini mi sanıyoruz?
Bir kedinin korkuyla kaçışı, bir köpeğin acı içinde inlemesi bize hiçbir şey hissettirmiyorsa, asıl sorunu başka yerde aramalıyız.
MERHAMETİ SEÇMEK ZORUNDAYIZ
Kadın haklarıyla hayvan haklarını aynı cümlede kurmamın bir nedeni var.
Çünkü ikisinin de temelinde yaşam hakkına saygı yatıyor.
Bir kadına uygulanan şiddetle bir hayvana yapılan eziyet aynı şey değil elbette. Ama her ikisinde de karşımıza çıkan o korkunç düşünceyi görüyoruz:
“Ben güçlüyüm, istediğimi yaparım.”
İşte buna itiraz etmeliyiz.
Evde, sokakta, okulda, iş yerinde…
Çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı değil, vicdanlı olmayı da öğretmeliyiz.
Bir kadının “hayır” demesinin yeterli olduğunu, bir hayvanın da korku ve acı hissedebildiğini anlatmalıyız.
Çünkü merhamet yalnızca sevdiğimiz insanlara gösterdiğimiz bir duygu değildir.
Asıl merhamet, bize hiçbir karşılık veremeyecek bir canlıya nasıl davrandığımızda ortaya çıkar.
Ve son olarak…
Bir kadının hayatta kalması için şanslı olması gerekmemeli.
Bir hayvanın yaşaması da iyi bir insana denk gelmesine bağlı olmamalı.
Yaşam hakkı bir lütuf değil, haktır.
Bunu gerçekten anladığımız gün, belki biraz daha güzel bir dünyada yaşayacağız.
Ve belki o gün, bir kadının çığlığını da bir hayvanın sessizliğini de görmezden gelmeyeceğiz.