“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” diye çok bilinen bir söz vardır. Bu iktidar da bu kuraldan kaçamadı. Bizim gençliğimizde olan mahalle çeteleri, şimdilerde yeni nesil organize suç çeteleri oldular; Daltonlar Çetesi, Redkitler Çetesi, Baygaralar Çetesi, Casperlar Çetesi gibi adlar aldılar. Bazılarının başını önde gelen siyasetçi ve bürokratlar çeker oldu.

Son olarak bir genç kızımızın cinayetine vali adı bile karıştı, oğlunun suçunun örtbas edilmesi için kamu kurumlarının neredeyse tamamını teslim almış. Delilleri gizlemek için kayıtları sildiler, hakikati silemediler. Altı yıldır gizlenen failler şimdilerde açığa çıkıyor.

Bu gelişme bize neyi anlatıyor? Elbette en başta; daha bilmediğimiz kim bilir nelerin gizlendiğini gösteriyor. Öyle ya, devlet çeteyse onunla kim başa çıkabilir?

Okullarda işlenen katliamlar ayrı bir facia. Urfa ve Kahramanmaraş’ta ardı ardına, bir deprem gibi yaşanan okul baskınları, yitirilen öğretmen ve çocuklar… Hepsi, var olan kadın düşmanlığı ile aynı kaynaklardan beslenen bir başka toplumsal mesele. Büyük çoğunluk bu acıya neredeyse isyan ediyor, yetkililerimiz “acının siyaseti olmaz” diyor. Oysa siyaset, acı olmasın diye var...

Kuşkusuz toplumdaki bütün suçları önlemek mümkün değildir. Ancak Türkiye’nin dünya mutluluk endeksindeki sırasını yükseltmek olası. 2025 yılı Dünya Mutluluk Raporu yayımlandı. Rapora göre Türkiye, mutluluk sıralamasında 147 ülke içerisinde 94’üncü sıradadır.

GALLUP çalışmasında “sosyal iletişim notu” da yer almaktadır. Çalışmada, günlük hayatlarında iletişim kurdukları insanlara teşekkür edenlerin, selam verenlerin ve iyi dileklerini iletenlerin daha mutlu oldukları tespit edilmiş. Türkiye, sosyal iletişim konusunda en düşük notu almış. Düşünsenize, birbirimize selam bile vermiyoruz…

Bir başka utanılacak tarafımız da ülkede adalete duyulan güvenin tarihsel olarak en düşük seviyeye gerileyerek %14’e indiği; başka bir ifadeyle, her yüz kişiden yalnızca 14’ünün yargının düzgün işlediğine inandığı açıklandı.

Her şeyi aynı sepete koyup “toplumsal çürüme” demek kolayımıza gidiyor. Çürümede sepete konan her faktör aynı önemde değil. Politik iklimi en başa yazmak gerek. Halka sorulduğunda “çürüme var” demiyor, “değişim gerek” diyor, gerçekle yüzleşiyor. Sorun tam da budur.

Bütün çocuk ve kadın cinayetleri politiktir. Bu berbat dünyayı değiştirebiliriz. Önce bunu kabul etmek gerek; bu üretim ilişkilerinin, bugünkü politik tavrın ne insanı, ne çocuğu, ne doğayı ne de hiçbir canlıyı gözetmediği gerçeğini kabul etmek gerek…