Asrın lideri “silkeleyin” demişti ya, emir demiri keser. Sıradan ve tekdüze bir hâl aldı; her gün yeni bir CHP’li belediyeye çökülüyor. Artık kabak tadı verdi, bir musibeti de tadında bırak değil mi? Haber hep aynı, insanın dinleyesi kalmadı. Her sabah benzer bir güne uyanıyoruz. Yaşama sevincini törpülüyorlar adeta, dut yemiş bülbüle döndük hepimiz. Donuk balık gözüyle bakar oldu millet birbirine. Hakkını arayana, sesini çıkarmak isteyene de izin yok zaten. Sahi, neden “dut yemiş bülbüle” benzetirler ki keyfi kaçmış, sesi soluğu kesilmiş insanı? Konu çok ilginç ve bülbülün “çilingir sofrasıyla” ilgisi var. Yazar-şair Salah Birsel pek güzel anlatmış durumu, ben de yeni öğrendim, sizinle de paylaşayım…

Efendim, bülbüller içkiye düşkündür. Bülbül içkiyi buldu mu bir hayli içer. Ama bu gerçeği bilim insanları değil, tarihçi Reşat Ekrem Koçu’nun annesi Zağralı Hacı Fatma Hanım saptamış. Bülbülleri günlerce Göztepe’deki evinin bahçesinde dürbünüyle gözetlemiş... Fatma Hanım gözlemlerini şöyle dile getirmiş: Bir bülbül sabahleyin bir vişne ağacına gelip konar. Yirmi otuz kadar vişneyi gagasıyla deştikten sonra çekip gider. Akşam yine gelir. Vişnenin gagayla deşilen yerinde biriken meyve suyu mayalanmış, bir likör ya da şarap hâline dönüşmüştür. Kuş, akşamın son saatlerinde bir iki vişneden kendi hazırladığı içkisinin ilk yudumlarını içince şöyle bir silkinir; birkaç külhani ıslık öttürür. Yırtılmış vişne kadehleri beşi altıyı buldu mu nağmeler uzar. Ortalık iyice karardığı için küçük bülbül göze görünmez ama yırtık vişneler bittikçe sesi de ağaçtan döküldükçe dökülür. Artık tan sökünceye kadar gelsin gazeller, şarkılar, feryatlar… Vişne mevsimi bitince dut mevsimi başlar. Ve bülbüllerin sesleri de biter. Aslında bülbül içkisi bittiği için ötmüyordur. Dutu gagalamanın likör vermediğini bilir. “Garip Bülbül”, mevsim dut mevsimi olduğu için susmuştur. Bu yüzden suskun olanlara “dut yemiş bülbül gibi” derler…