Son zamanlarda okullarda yaşanan saldırılar, toplumda derin bir öfke dalgası yaratıyor. Çocuklarımızı ve öğretmenlerimizi sabah evden sağ salim uğurlayıp, hayatlarının en başında kaybetmenin acısıyla yüzleşiyoruz. Bu olayların, henüz başında doğru şekilde tanımlanabilseydi belki de önlenebilir olması, yaşanan kayıpları daha da ağırlaştırıyor.

Her olayın ardından benzer bir refleks devreye giriyor. Suça karışan çocuklar, “katil”, “mahlukat”, “tehlikeli” gibi sert ve damgalayıcı ifadelerle anılıyor. Bu dil, ilk bakışta öfkeyi boşaltmanın bir yolu gibi görünebilir. Oysa gerçekte yaptığı şey, vicdanı kısa süreliğine yatıştırmaktan öteye gitmiyor.

Bir süre sonra gündem değişiyor. Yeni olaylar, yeni adaletsizlikler eski acıların üzerini örtüyor. Ancak sorun ortadan kalkmıyor; aksine, kar topu gibi büyüyerek ilerliyor. Tepkilerimiz sertleşirken, çözüm arayışımız aynı ölçüde derinleşmiyor.

Çocuklara “katil” demek, “sorunlu” ilan etmek ya da “en ağır cezayı alsınlar” diye seslenmek kolaydır. Ancak bu kolaylık, bizi çözüme yaklaştırmaz. Tam tersine, asıl soruyu sormamızı geciktirir: Gözünü kırpmadan suç işleyen bu çocuklar buraya nasıl geldi?

Bu sorunun yanıtını tek bir başlık altında toplamak mümkün değil. Bir çocuğun suçla temas ettiği yol, çoğu zaman erken yaşta başlar ve katman katman derinleşir. Okulda maruz kaldığı akran zorbalığı, dışlanma ve etiketlenme bu sürecin en görünür, fakat en az konuşulan boyutlarından biridir. Sürekli aşağılanan, hedef hâline getirilen ya da korunmadığını hisseden çocuk, zamanla ya içine kapanır ya da kendini korumak için saldırgan davranışlar geliştirmeye başlar.

Zorbalık yalnızca mağdur üretmez; kimi zaman yeni failler de yaratır. Çünkü çocuk, maruz kaldığı dili ve yöntemi öğrenir, içselleştirir ve yeniden üretir. Bu tabloya bir de ev içindeki koşullar eklendiğinde mesele daha da ağırlaşır. Şiddetin normalleştiği, ihmalin sıradanlaştığı, duygusal bağın zayıfladığı bir ortamda büyüyen çocuk için güven duygusu zedelenir.

Denetimsiz yoksulluk, ebeveyn ilgisizliği ya da parçalanmış aile yapısı, çocuğu sokakta daha fazla zaman geçirmeye iter. Sokak ise boşluk kabul etmez; o boşluğu ya akran grupları ya da suç ağları doldurur. Aidiyet ihtiyacı, çocukları hızla yanlış çevrelerin içine çekebilir.

Nitekim son olaylar da bunu açıkça gösteriyor. Suça karışan çocukların önemli bir kısmının eğitimden koptuğu, akranları tarafından dışlandığı ve iletişim ihtiyaçlarını dijital dünyada, çoğu zaman da yalnızlık içinde gidermeye çalıştığı görülüyor. Okulla bağı zayıflayan çocuk, yalnızca akademik bir alanı değil; aynı zamanda koruyucu bir çerçeveyi de kaybeder.

Rehberlik mekanizmalarının yetersiz kaldığı, öğretmenlerin ağır yük altında çalıştığı ve sosyal hizmetlerle etkin bir bağın kurulamadığı durumlarda çocuk giderek görünmez hâle gelir. Oysa görünmeyen çocuk, en hızlı kaybedilen çocuktur.

Hukuk, bu tabloyu görmezden gelmez. Bu nedenle mevzuatta “çocuk suçlu” değil, “suça sürüklenen çocuk” ifadesi tercih edilir. Bu bir yumuşatma değil; gerçeğin adıdır. Çünkü çocuk, çoğu zaman yalnızca işlediği fiilin faili değil; ihmalin, yoksulluğun, şiddetin ve sistemsel boşlukların bir sonucudur.

Ne var ki kamuoyu tartışması her olaydan sonra aynı yere savruluyor. Aynı cümleler dolaşıma giriyor. “Bunlar ceza almıyor”, “yaşları küçük diye ellerini kollarını sallayarak geziyorlar”, “ceza yaşı düşürülmeli.” Bu çıkışlar öfkeyi büyütüyor, ancak çözüm üretmiyor. Aksine, sorunun kaynağını perdeleyerek tartışmayı daraltıyor.

Çünkü mesele yalnızca adliyede değil; evde, okulda, mahallede ve sosyal hizmet sisteminin kapasitesinde yatıyor. Bugün fail olarak gördüğümüz birçok çocuk, aslında dünün mağduruydu. İhmal edildi, şiddet gördü, eğitim sisteminin dışına itildi, çalışmaya zorlandı. Korunması gerekirken gözden çıkarıldı.

Şimdi aynı çocuklar bir suç isnadıyla karşımıza çıktığında, bütün sorumluluğu onların omuzlarına yüklemek istiyoruz. Çünkü bu, hepimiz için daha kolay. Çocuğu suçlu ilan ettiğimizde, sistemi sorgulamak zorunda kalmıyoruz. Oysa gerçekler bu kadar basit değil.

Uluslararası çocuk adaleti yaklaşımı yıllardır aynı noktaya işaret ediyor: Cezalandırma odaklı, damgalayıcı ve sert politikalar tek başına çözüm üretmez. Hatta çoğu zaman çocukları yeniden suça sürükler. Çünkü bir çocuğu bastırarak değil; anlayarak, sınır koyarken aynı zamanda destekleyerek ve etkili bir koruma ağı kurarak topluma kazandırabilirsiniz.

Çocuk haklarını savunmak, kamu güvenliğini ihmal etmek anlamına gelmez. Tam tersine, kalıcı güvenlik tam da burada başlar. Korunmayan, desteklenmeyen ve eğitimle bağı kopan çocuk; yalnızca kendi hayatı için değil, toplumun bütünü için de giderek büyüyen bir risk alanına dönüşür.

Bu nedenle koruyucu yaklaşım bir “iyi niyet” meselesi değil, uzun vadeli bir güvenlik tercihidir. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, çocuğa bağıran bir toplum değil; çocuğu neden kaybettiğini dürüstçe tartışabilen bir toplumdur.

Her olaydan sonra ceza yaşını gündeme getirmek, kendi başarısızlığımızı daha sert yasaların arkasına saklamaktan başka bir işe yaramıyor. Oysa asıl sorular ortada duruyor: Bu çocuk hangi okulda yalnız bırakıldı? Hangi zorbalığa maruz kaldı? Hangi evde korunamadı? Hangi destek mekanizmalarına erişemedi? Ve biz neyi zamanında yapmadık?

Çocukların suça bir anda sürüklenmediğini, bugün suça sürüklenen çocukların dünün mağdur çocukları olduğunu akılda tutmak zorundayız. Bu nedenle tartışmayı yalnızca cezai ehliyet yaşını düşürmeye ya da daha ağır yaptırımlar içeren yeni yasalar üretmeye indirgemek bizi çözüme yaklaştırmaz.

Asıl yapılması gereken, çocukları bu noktaya getiren koşulları bütüncül bir bakışla ele almaktır. Sosyal çevreleri, aile yapıları, eğitimle kurdukları ilişki ve ekonomik koşulları dikkate alan kapsamlı bir değerlendirme yapılmadan kalıcı bir çözüm üretilemez. Sorun, bireysel bir sapma değil; toplumsal bir zeminin sonucudur.