Felsefenin en ilginç alanlarından biri de “zihin felsefesi” olsa gerek. Kim bilir, belki de işin içine hâlâ çözümlenememiş sorular barındıran beyin karıştığı içindir. İnsan elbet bir makine değil, onun çok ötesinde bir şey. Ancak onun da bilgiyi işleme kapasitesi ve sonucunda verdiği reaksiyonlar var. Yani bir çeşit bilgisayar gibi; girdisi ve çıktısı mevcut. Ancak durum hiç de o kadar basit değil. Eğer öyle olsaydı her şey daha kolay olabilirdi. Prototip bir sürü insan oluşur, deneyimlediği olgudan hep aynı sonucu çıkaran insan kitleleri var olurdu. Çeşitlilik ve fikirler azalır, tekdüzelik dünyaya hâkim kılınırdı. Ancak öyle olmuyor; her insan dünyada biricik ve yaşadığı deneyimleri kendine özgü biçimde algılıyor, yorumluyor ve farklılaşıyor. Buna zihin felsefesinde “qualia” deniyor; algıların ve deneyimlerin tamamen kişiye özel ve öznel olan niteliklerini anlatıyor. Bir nesneyi veya durumu yaşarken zihnimizde oluşan “onu deneyimlemenin nasıl bir şey olduğu” duygusunu veriyor. Yaşananların öznel olduğunu; dışarıdan gözlemlenemez, ölçülemez ve başkasına aktarılamaz olduğunu belirtiyor.

Çektiğimiz baş ağrısının niteliğini, yerini ve bizde bıraktığı hoşnutsuzluk hâlini kimse aynı şekilde algılayamaz. Olgun bir çileği ısırdığımızda hissettiğimiz o tatlılık hâlini bir başkasına nasıl aktarabiliriz? Kırmızı rengi görmenin hissi, içtiğimiz rakının damakta bıraktığı tat, bir ney taksiminin bizde uyandırdığı duygu; her biri birer “qualia” örneği oluyor. Beynin bilgi işlemesini açıklamak başka, deneyimin öznel hissini açıklamak başka oluyor. Bu durum felsefede “bilincin zor problemi” olarak formüle ediliyor. Fenomenologlar (görüngübilimciler) için qualia, dünyanın bize görünüş tarzıyla ilgilidir. Bir gülün fiziksel özellikleri ayrı şeydir, o gülün bize özgü güzel görünmesi ayrı şeydir.

Bu konuya açıklık getirmek adına, Thomas Nagel’in 1974 yılında yazdığı “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” adlı müthiş makale hep örnek gösterilir. Nagel’in amacı bu makalede yarasaları anlamak değil, bilincin öznel doğasını göstermekti. İnsan dünyayı çoğunlukla görerek algılar. Yarasa ise büyük ölçüde yankılarla yaşar (ekolokasyon). Biz sesleri duyarız; yarasa adeta seslerin içinde yön bulur. Fakat onun deneyimini kendi zihnimizde yaşamamız olanaksızdır. Nagel’in iddiası şudur: Bilincin özünde, yalnızca o bilinç sahibinin erişebileceği bir “birinci tekil şahıs perspektifi” vardır. Her canlı kendi dünyasında yaşar ve dünya, her bilinç için farklı şekilde ortaya çıkar. Sonuç olarak; ben senin acını anlayabilirim ama gerçekten senin acın olamam. Ben senin sevincini hissedebilirim ama senin zihninin içinden dünyayı göremem. Bu yüzden her bilinç, bir anlamda erişilemez bir iç evrene sahiptir. Bu bilgiler, yaşamı yorumlama biçiminin de farklı olabileceğini gösteriyor. Bize sahtekârları, çıkar amaçlı davrananları dışarıda tutarak çevremize daha sakin ve anlayışlı gözlerle bakmamızı öğütlüyor.