Marketlerin hayatımıza daha girmediği, her sokakta küçük bir iki bakkalın olduğu o yıllardan söz ederek yazıma başlıyorum.
Daha bakkalların vitrinlerine girmeyen turşulara, salçalara ve reçellere tat veren o eller annelerimizindi.
Şimdiki turşular, salçalar, reçeller de onun o öpülesi ellerinin tadı olmadığı için “Nerede o eskinin tatları?” diyoruz.
Evdeki malzemelerle adını kendi koyduğu yemekler yapan annelerimizi rahmetle anıyoruz.
Sokakta acıktığınızda ekmeğimize sürülen salçanın tadı hâlâ damağımdadır.
Üç beş annenin bir araya gelip yaptığı kış makarnasını (erişte) yerken aldığın zevkten yanağını ısırdığını hatırladın mı?
Annemizin isteklerini almak için veresiye defteriyle bakkaldan bir şeyler almaya giderken annemiz arkamızdan bağırırdı. “Sakın çikolata alma!” dese de o da bilirdi alacağımızı...
Sahi, şimdi hatırladım. Eskiden evlerde kilitli olan bir yer vardı. Misafir odalarımız!
O odaları zengin olanların evlerinde koltuklar, memurların da kanepeleri işgal ederdi. Hele senin oturmana izin vermeyen o küçük yastıklardan söz etmezsek ayıp olur. O yastıkların ne işe yaradığını, o kimsenin oturmadığı misafir odasını hâlâ çözemedim.