CHP'nin 38. Olağan Kurultayı ile 21'inci Olağanüstü Kurultayı'nın iptali istemiyle açılan davada “tedbirli mutlak butlan” kararının açıklanmasından sonra, deyim yerindeyse ortalık tozdan dumandan geçilmiyor.

21 Mayıs’tan bu yana yaşanan süreçte ekonomik sıkıntılar, işsizlik ve yoksulluk başta olmak üzere çözüm bekleyen sorunlar gündemin dışında kalmış durumda.

Bu noktada ilginç olan bir konu da daha önce ana muhalefet partisi CHP’nin haberlerine yer vermeyen TRT ve iktidar yanlısı yayın organlarının, “mutlak butlan kararı” sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’de yaşanan olaylarla ilgili tartışmalara ağırlıklı olarak yer vermesi.

Ayrıca belirtmek gerekir ki Anayasa ve yasalar ile teminat altına alınan “seçim güvenliğinin” zaman ve yetki bakımından bağlamından kopartılarak mahkemeler tarafından verilen kararlarla bu şekilde siyasallaştırılması, ayrı bir yazı konusu olmayı hak ediyor.

Konuya tekrar geri dönersek, bilindiği gibi mahkeme, CHP’nin önceki Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun ve kurultay öncesindeki parti organlarının görevlerine devam etmelerine karar verdi.

Kemal Kılıçdaroğlu da görevi büyük bir hevesle kabul ederek, kamuoyunun ve partililerin beklentilerinin tam tersine, anketlerde açık ara birinci parti çıkan “CHP’yi yıpratma operasyonunun” düğmesine basmış oldu.

Bu süreçte Kılıçdaroğlu’nun, iktidarın hoşuna gidecek doğrultuda bir misyonu üstlendiği çok açık bir şekilde ortada.

Kılıçdaroğlu’nun, toplumun tüm kesimlerinde büyük bir öfke ve üzüntü ile karşılanan olayları “görmezden gelerek duyarsız kalması” ise üzerinde durulması gereken ayrı bir başlık.

Oysaki “devleti kuran parti olan CHP’ye yargı eliyle darbe yapılması” kabul edilemez.

Önceki genel başkanın, bu senaryonun bir parçası olmayı kabul edip partiye çok büyük zarar verecek yapılanmanın başında yer almasını anlamak gerçekten de mümkün değil.

CHP tüzüğüne göre, önceki genel başkan da olsa sergilenen bu tavır, parti içi ilgili kurullar tarafından “parti suçu” olarak değerlendirilebilir.

Partinin seçilmiş yöneticilerini kötülemek, devamında “arınmadan” bahsederek kafaları karıştırmak, akıl dışı bir yaklaşımın ürünüdür.

Kılıçdaroğlu ve ekibi, gelinen noktada “CHP’li belediyeleri yolsuzluk iddialarıyla yıpratmaya çalışan” ancak kamuoyunu ikna edemeyen iktidar kanadından bu görevi devralmış görünüyor.

Bu noktada belirtmekte yarar var.

Eğer bahsedildiği gibi bir arınma olacaksa, partiyi yıkıma götürmekte tereddüt göstermeyen Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin partiden uzaklaştırılması, aslında çok daha yerinde bir “arınmaya” vesile olacaktır.

Diğer yandan milletvekilleri için disiplin soruşturması, seçilmiş il ve ilçe yöneticileri için de görevden alma tehdidinde bulunmak, CHP’ye yakışan bir tavır olamaz.

Delegenin seçimine saygı duymayan ve başta parti içi hukuku sağlayamayan bir yönetimin halka güven vermesi beklenebilir mi?

Ülkemizde her uygulamanın hukuk açısından tartışmalı hâle geldiği bir ortamda, CHP’yi adeta “varlık-yokluk meselesi” içine sokmanın, CHP yöneticisi sorumluluğu ile bağdaşan bir tarafı da yoktur.

Yargının bu derece siyasallaştığı bir ortamda, “tedbir gerekçesiyle kurultay yapmayarak” partiyi seçime katılmama noktasına getirebileceklerini görmeyecek kadar aklını kaybedenleri tarif etmeye ise sözcükler yetersiz kalıyor.

Yaşananlar ortada.

CHP’nin emekçileri, partiye atanmışlar aracılığıyla yapılanlar karşısında her gün, her dakika kahrolmaya devam ediyor.

Bir zamanlar çok yaygın olarak kullanılan “Halkın Umudu Kılıçdaroğlu” sloganı, “AKP’nin Umudu Kılıçdaroğlu” olarak değişse yeridir.

Siyasi tarihimizin karanlık sayfalarında yerlerini alan ve çocuklarına “hain” sıfatıyla miras bırakacak olanları CHP’liler ve halkımız asla affetmeyecektir.