Kötülük, felsefenin en eski ve en zor problemlerinden biridir. Temel soru şudur: İnsan neden kötülük yapar? Kötülük doğuştan mı gelir, yoksa sonradan mı öğrenilir? Konuya filozoflar, tarih boyunca kötülüğü tek bir tanıma sığdırmak yerine onu yokluk, bilgisizlik, özgür irade yanılgısı veya Tanrı'nın varlığını sorgulatan bir mantık problemi olarak ele almışlardır. Sokrates ve Platon, “Hiç kimse bilerek kötülük yapmaz. Kötülük, bilgisizlikten kaynaklanır. İnsan iyiyi gerçekten bilse, kötülük yapmaz.” diyerek yaklaşmış, Aristoteles ise kötülüğü erdemden uzaklaşmak olarak görmüştür. Leibniz, yaşadığımız evrenin kötülüklere rağmen “mümkün olan evrenlerin en iyisi” olduğunu savunur. Ona göre kötülük, büyük bir tablodaki koyu renkler gibidir; bütünün güzelliğini ve iyiliğini netleştirmek için gereklidir. Immanuel Kant, kötülüğü doğrudan ahlak zeminine taşır. İnsanın ahlak yasasına uymak yerine kendi bencil eğilimlerini seçmesini “radikal kötülük” olarak adlandırır. Thomas Hobbes, insanın doğası gereği kendi çıkarını gözettiğini, güçlü bir devlet olmazsa insanların birbirine zarar verebileceğini belirtir. Jean-Jacques Rousseau ise insan doğasının özünde iyi olduğunu, toplumsal eşitsizlik ve kurumların kötülüğü doğurduğunu belirtir. Friedrich Nietzsche, iyi ve kötünün mutlak olmadığını, toplumların ve güç ilişkilerinin oluşturduğu değerler olduğunu savunur. Hannah Arendt, Nazi subayı Eichmann davasını inceleyerek “kötülüğün sıradanlığı” kavramını geliştirmiştir. Büyük kötülüklerin bazen nefret edilen canavarlar tarafından değil, düşünmeden verilen emirleri uygulayan sıradan insanlar tarafından gerçekleştirildiğini savunur…

İnsanoğlu, tarih boyunca kötülüklerle boğuşmak zorunda kalmış; uygarlık kötülüğü yok edememiş, tersine bazı yörelerde insanlığın egosu onun yükselmesine neden olmuştur. Kötülüğün ve adaletsizliğin bu kadar baskın olduğu bir dünyada, insanın inşa ettiği ya da keşfettiği yaşamın anlamsızlığına rağmen direnişini nasıl değerlendirmek lazım? Devam etmek bazen boş bir çaba ya da gereksiz bir inatçılık gibi görünse de bizi yaşamaya sevk eden bu şanlı direniş olarak açığa çıkmaktadır. Bu inat, Yunan mitolojisinde tanrılar tarafından sonsuza dek ceza olarak bir kayayı dağın zirvesine çıkarmakla yükümlü Sisifos’un absürt direnişine benzer. Sisifos zirveye her ulaştığında kaya tekrar aşağı düşer ve bu döngüye her gün yeniden başlar. Sisifos, kayayı tekrar tekrar ittirmek zorunda kaldığının farkındadır ve bu durumun asla değişmeyeceğini de fark eder. Ancak her seferinde kayayı tekrar zirveye taşımayı seçer. Camus, Sisifos Söyleni’nin sonunda “Sisifos’un mutlu olduğunu hayal etmeliyiz.” derken Sisifos’un durumunu kabullenişini ve saçmalık karşısındaki direnişini ifade eder. Tarihte kötülüğün bir yere gitmediği veya hiçbir zaman tamamen sona ermediği görülmüş ve anlaşılmıştır. Ancak insanlığın binbir umutla hâlâ ayakta kalması, belki de birlikte direnmenin zulmün ve şiddetin arttığı dünyada umutsuzluğa karşı en güçlü savunma olduğu içindir…