Bir zamanlar Eskişehir’de üniversiteler denildiğinde akla sadece derslikler değil, yaşayan kampüsler gelirdi.

***

Koridorlarında fikirlerin dolaştığı, kantinlerinde memleket meselelerinin tartışıldığı, hoca oda kapılarının öğrencilere açık olduğu fakülteler, bölümler…

***

Öğretim üyeleri yalnızca ders anlatan kişiler değil; üniversitenin ruhunu yaşayan ve taşıyan insanlardı. Sabah kampüse gelir, akşam hava kararana kadar orada kalır; öğrencilerin derdiyle ilgilenen, araştırma görevlilerinin heyecanına ortak olan, bazen de sadece odasında ya da koridorlarda edilen kısa sohbetlerle gençlerin hayatına yön veren insanlardı.

***

Bugün ise tablo giderek değişiyor.

Artık üniversitelerimizde öğretim üyeleri, yalnızca ders saatlerinde görünen figürlere dönüşmüş durumda.

***

Dersi olan geliyor, anlatıyor ve hızla kampüsten ayrılıyor. Dersi olmayanın üniversiteye uğramadığı günler artık sıradanlaşmış vaziyette. Akademik odalar sessiz, koridorlar ruhsuz, öğrenciler ise hocalarına ulaşamıyor bile.

***

Velhasıl üniversiteler, giderek bir “ders verme mekânı”na dönüşmüş vaziyette.

***

Oysa üniversitelerimiz sadece öğrencilere bilgi aktaran yerler değil, aidiyet hissiyle ve birlikte üretme kültürüyle ayakta duran kurumlardı.

***

Geldiğimiz noktada artık üniversitelerin bu yapısından eser kaldığını söylemek çok zor.

***

Peki, ne oldu da bu aidiyet duygusu kayboldu?

***

Akademisyenler üzerindeki ağır bürokratik yük, yayın baskısı, performans ölçümleri, ekonomik kaygılar, mesleki motivasyon kaybı ve en çok da kampüslere kadar giren siyaset, bu dönüşümün en büyük nedenlerinin başında geldi.

***

Bu durum da haklı olarak akademisyenlerin kendilerini üniversitenin bir parçası değil, geçici bir çalışanı gibi hissetmesine yol açtı.

***

Sonuç olarak üniversitelerimiz bugün; düşünce merkezi, kültür alanı, hatta hayat okulu olmaktan giderek uzaklaşan, sessiz koridorları ve odalarıyla sadece ders programlarının verildiği binalardan ibaret kurumlara dönüştü.

***

Doğrusu bu dönüşüm hiç de hoş bir dönüşüm olmadı...

Ü N İ V E R S İ T E-10

MÜDÜRLÜK NE ZAMAN “DUR” DİYECEK?

Milli bayramlarda, özellikle 23 Nisan ve 19 Mayıs bayramlarında okullarda kutlamalar yapılıyor.

Kutlamalar sırasında da okul binalarının ön yüzüne Türk bayrağı ve bayrağın her iki yanına da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın posterleri asılıyor.

Zannedersem müdürlüğün genelgesi bunun yapılmasını zorunlu kılıyor.

Ancak...

Önceki gün yapılan 19 Mayıs kutlamalarında iki okulda bu husus ihlal edilmiş.

Eskişehir Durum internet sitesinin haberine göre iki okulda Türk bayrağı ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın posterleri asılırken, Atatürk posterleri katlanmış vaziyette durmuş, açılmamış.

Veliler, eğitim kurumlarında birlik ve beraberliği temsil eden millî değerler arasında ayrım yapılmasının yasalara ve eğitim yönetmeliklerine açıkça aykırı olduğunu vurgulayarak okul yöneticilerine tepki göstermiş ve soruşturma açılmasını talep etmiş.

***

Hemen her millî bayramda, tek tük de olsa bu tip olayların yaşanıyor olması artık resmen kabak tadı verdi...

Millî Eğitim Müdürlüğünün, artık velileri ve sendikaları isyan ettiren bu tip, kasıtlı yapılmış olma ihtimali yüksek olayların tekrarlanmaması adına gerekli inisiyatifi göstermesi ve bu tip olayların yaşanmasına “dur” deme vakti geldi de geçiyor sanki...

O K U L-7

BU PAYLAŞIM KİME?

CHP’nin önceki dönem Eskişehir milletvekillerinden Cemal Okan Yüksel, sosyal medya hesabı üzerinden bir paylaşım yaptı.

“Hırsızın, rüşvetçinin, ahlaksızın partisi olmaz. O şu partili, bu şu partili diye ayrım yapılmaz. Hırsız hırsızdır, ahlaksız ahlaksızdır. Sadece senin saflarında diye ahlaksızlığı savunmak, seni de o ahlaksızlığa ortak yapar.”

Yüksel’in paylaşımıyla söylemek istediği şey oldukça açık...

Ancak...

Kime yönelik söylediği konusunda belli ki kafalar karışmış.

Zira...

Bazıları bu paylaşımı CHP yönetimine ve Özgür Özel’e, kimileri de Tepebaşı operasyonuna yönelik yaptığını düşünmüş...

Y Ü K S E L