Bir insanla bir maymunu balta girmemiş bir ormana koyarsanız maymunun hayatta kalma şansı çok daha fazladır. 10 insan ile 10 maymunun söz konusu yabanıl ortamda olmasından kimin daha başarılı çıkacağı belli değilken, 100 insanla 100 maymunu aynı yere bırakırsanız insanların birbirleriyle yaptığı işbirliği sayesinde çevreye uyumlarıyla yaşam kalitelerini yükselttikleri ve maymunlardan daha başarılı oldukları görülür. Yani biz geliştirdiğimiz uygarlığı büyük oranda işbirliği yapma yeteneğimize borçluyuz. İki ayak üzerinde dikilerek ellerimizi kullanma beceresi geliştirmemiz, ateşi bulup pişmiş et yemeğe başlayarak protein sindirimini sağlamamız, daha akıllı eşler seçerek gelecek nesilleri güvence altına almak isteyişimiz elbette çok önemli ama iş bölümü yapabilme yeteneği de beynimizin gelişiminde en az bunlar kadar önem taşıyor. Yalnız insan ilişkilerinin de bir sınırı var. İnsan en fazla akrabalar dahil 150 kişiyle dostluk oluşturabiliyormuş. Sosyal çevremiz en fazla bu sayıdaki kişiyle sınırlıymış, çünkü insan beyninin en fazla 150 kişiden oluşan bir ilişki çemberiyle baş edebileceği söyleniyor. Ne kadar arkadaş canlısı olursa olsun bundan daha fazla kişiyle anlamlı ilişkiler kuramıyor insan…
Sadece üniversitelerine atanan AKP’li rektörü protesto eden ve yaşları 18-20 arasındaki Boğaziçi’li öğrencilerin, polisin ABD’de George Floyd’un “nefes alamıyorum” çığlığını andıran görüntülerle orantısız güç kullanılarak gözaltına alındıklarını sizler de gözlemlemişsinizdir. Ancak bir görüntü vardı ki onu unutmak mümkün değil, polis sol eliyle kız öğrencinin boğazına sarılıyor ve onu nefessiz bırakmak istiyor, işte bunu hiç görmemiştik. O genç polisin yakın ilişki içinde olduğu 150 dostu bu duruma ne der acaba? Konda araştırma şirketine göre vatandaşların %67’si Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin eylemlerini destekliyormuş. “O yüzde 67 içinde sol eliyle öğrencinin boğazını sıkmaya çalışan polisin dostları da var mıdır”, diye sormak geldi içimden. Hannah Arendt, 1951 yılında yayımlanan “Totalitarizmin Kaynakları” kitabında durumu şöyle anlatmıştı: “Totaliter rejim için ideal kişi, davaya kendini kalpten adamış bir nazi veya komünist değildir, doğruyla yanlış arasındaki farkı önemsemeyen ya da bilmeyen kişidir.” Hiç tanımadığı gencecik bir kız çocuğunun boğazına sarılmak ne denli güçlü bir düşmanca duyguyu içerir, anlamak olası değil. İnsan beyni sınırlı sayıda dostluk kurabilse de hiç tanımadığı sınırsız sayıda düşman edinebilme potansiyeli taşıması düşündürücü. Bu patolojik durumun açıklaması ancak kendisine ve kendisini temsil eden kitleye muhalif olanları sayıyla ifade ederek değil tümünü tek düşmana indirgeyerek görebilmesinde yatıyor olsa gerek…