Ülkeyi sarsan ‘fon krizinin’ kimlere kadar uzanacağı, yargının nasıl işleyeceği soruları toplumun büyük bir kesiminin ilgisinde olmayı sürdürüyor.
Okullarda bir türlü önlenemeyen saldırı olayları, ölümle sonuçlanan bıçaklamalar, öğrenci kavgaları, sokaklara taşan ‘akran şiddeti’ de gündemin önemli başlıklarından.
Diğer yandan sorunlara çözüm getirmesi beklenen siyaset alanında yaşanan dalgalanmalar ise çok daha sıkıntılı.
Bu bağlamda iktidar partisinin yönetiminde olmayan muhalif belediyelere yönelik operasyonlar devam ediyor.
Belediye bürokratları, Belediye Meclis üyelerine yönelik itibar suikastlarında sınır tanınmıyor.
Daha önceki örneklerinde olduğu gibi muhalif partilerin Belediye Başkanları şafak vakti evlerinden alınıp, günlerce gözaltında tutulduktan sonra tutuklanıyor.
Evlere yapılan baskınlar sırasında kişilik haklarını ihlal eden görüntüler hukuka, vicdana sığmayacak şekilde servis ediliyor.
Gelinen noktada muhalif partilerin Belediye Başkanları ve Belediye Meclis üyeleri üzerinde “Ya parti değiştireceksin ya da hapse atılacaksın” baskısı kuruluyor.
Seçimle alınamayan belediyeleri farklı yollarla ele geçirme planları uygulanmaya devam ediyor.
…
Tüm bu olayların içinde deyim yerindeyse kitabın ortasından girerek şu soruyu sormak gerekli.
Boşuna mı seçim yapıyoruz?
Eğer halkın iradesi yok sayılarak Belediye Başkanları, Meclis üyeleri parti değiştirecekse seçimin ne önemi var?
Belediyelerin yönetimleri ‘seçim yapılmadan, sandık konulmadan’ başka bir partiye geçiriliyorsa;
Yapılanlar en hafif deyimiyle millet iradesine saygısızlıktır.
Oy hırsızlığıdır.
“Çöp dağları” üzerinden kampanya yaparak milyonlarca seçmenin oyunun ‘çöpe atılması’ kabul edilebilir mi?
Diğer yandan aday bile çıkarmadığı bir yerde transferlerle belediye yönetimini ele geçirmenin örneklerinin çoğalması zaten çok dipte olan ‘siyasete güveni’ yerle bir etmiş durumda.
Başkanların geçmişte tam tamına zıt söylemlerde bulunduğu partiye geçince ‘övgüler dizmeleri’ ise artık alışılmış bir gösteri haline geldi.
…
Siyaset böylesine ‘ilkesiz’ bir şekilde yapılamaz.
Yapılmamalıdır.
Siyaset, bir ideolojinin, anlayışın temsilcisi olmayı ve o inanç doğrultusunda dik durmayı gerektirir.
Unutulmamalıdır ki kişisel çıkarlara bağlı olarak siyasette yön değiştirmek aynı zamanda bir ‘ahlak’ sorunudur.
Halkın oyu ile göreve gelen ve aday olduğu parti adına oy alan kişilerin ‘tehditler’ ya da ‘vaatlere ‘göre davranma hakkı olamaz.
Anımsatalım “Faydacılık” prensibi üzerinden yürütülen pragmatik siyasette ‘doğru olan’ değil ‘sonuç veren’ önceliklidir.
Bu tür siyaset “İşe yarayan doğrudur” anlayışı üzerine temellendirilir.
Örneklerinde görüldüğü gibi koşullar değiştikçe söylemler ve politik çıkarlar hızlıca güncellenir.
…
Söylenecek çok söz var elbette ama parti değiştirerek kendi konfor alanında rahat olmayı seçenler siyasetin karanlık sayfalarına çoktan geçtiler.
Sormak gerekli.
Bugün sıkı sıkıya sarıldığınız koltuklar elbette ki geçici ya sonra ne olacak?
Size oy veren insanların yüzüne nasıl bakacaksınız?
…
Yaşananlara bakıldığında;
Önceki Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’in Türkiye siyasetinin bahsettiğimiz pragmatik ve değişken yapısını özetleyen ve hafızalarımıza kazınan “Dün dündür, bugün bugündür” ifadesinin bile yetersiz kaldığı söylenebilir.