İslam felsefesinin 9. ve 12. yüzyıllar arası yaşamış dört büyük filozofu yaşadıkları yüzyıllara göre sırasıyla Farabi, İbni Sina, Gazali ve İbni Rüşd’tür. Gazali, Platon ve Aristoteles’in izinden gittiklerini varsaydığı Farabi ve İbni Sina’yı kendisine hedef seçerek onların felsefi düşüncelerine karşı çıkıp, saldırgan bir tutum izlemiştir. “Filozofların Tutarsızlığı” adlı tarih boyunca kutsal kitaplardan sonra en çok okunan kitabı yazarak felsefeye ve aklın kullanılarak dinin yorumlanmasına (tevil) engel olmuş, ümmeti soru soran ve eleştiren değil, itaat eden, boyun eğen bir topluluk olarak tanımlamasıyla devlet yönetimine büyük katkılarda bulunmuştur. İbni Rüşd Gazali’ye “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” adlı kitabı yazarak yanıt vermiş ve İslam dünyasının en büyük polemiğini yaratmıştır. Ancak İbni Rüşd’ün düşüncelerinin İslam dünyasında herhangi bir toplumsal karşılık bulduğuna veya bir etki yaratmış, iz bırakmış olduğuna dair bir kanıt yoktur, buna Osmanlı dönemi de dahildir. Çünkü dönemsel olarak feodal üretim ilişkileri Doğu toplumlarında Batı’daki gibi bir değişim ve iktidar talebi yaratacak güçten yoksundular. Bu talep Batıda karşılığını bulmuş “İbni Rüşdcülük” Rönesans’ın temelini oluşturan fikirlerin temsilcisi olmuştur. İbni Rüşd halkçı değil, seçkincidir. Özgürlük talebi ezilen halk yığınları için değil, kendisi ve felsefeciler içindir. Ona göre felsefe ve düşünme etkinliği zaten cahil halka göre değil, seçkinler içindir. Sıradan halka din yeter. Gazali, İbni Rüşd’e göre halkçıdır, halkla daha haşır neşirdir. Çünkü onun halkı yönetilebilir kılmak gibi bir derdi vardır. Bu yaklaşımın sonu halkı Gazali’ye teslim etmek olmuştur…
“29 Şubat 2004’te annem beni hazırladı, saçlarımı taradı, babam elimden tuttu, beni aşağıya medreseye indirdi. Medreseye girdiğimizde içeride iki tane tanımadığım adam ve Kadir İstekli vardı. Arka tarafa geçmemi istediler, bu sırada benim elimde oyuncağım vardı onunla oynuyordum. O gün orada benim nikahım kıyılmış. Nikahı babam kıymış, orda bulunan iki kişi de şahitlik etmişler.” Bu bir tarikatta altı yaşındayken kendinden yirmi üç yaş büyük bir adamla evlendirilen bir çocuğun ifadesi, ülkemiz için sıradan bir olgu… Bu bitmek tükenmek bilmeyen çağdışı örnekler karşısında herkes her zaman küfrediyor, galeyana geliyor, heyecanla bağırıp çağırıyor. Bu bin yıllık kavgadır, Cumhuriyet devrimleri ile bu karanlığı yırtmıştık, ne yazık ki değerini bilemedik. Şimdi yetmiş yıldır ekilen tohumlar biçiliyor, şaşırmış gibi yapmaya gerek yok. Düşünceler kendi başlarına dünyayı değiştiremezler, ancak halk kitleleri tarafından benimsendiklerinde değişimin bayrağı olabilirler. Aydınların gücü halkın gücüyle birleşemediği sürece yok hükmündedirler. Günümüz aydınlanmacıları ve entelektüellerinin açmazı burada yatmaktadır. “Aydınlanma” ve “Laiklik” bir halk sorunu olarak kavranmadıkça, felsefi veya bilimsel düşüncelerin toplumsallaştırılması sağlanmadıkça, günümüz Gazali’leri ile başa çıkmaya olanak yoktur…