İlkel toplumlarda yazılı hukuk yoktu. Ama şunlar vardı: “Haksızlık yapma”, “Zayıfa zarar verme”, “Öldürme”, “Paylaş” gibi. Bunlar yazılı değildi; ahlaki sezgilerdi. Yani ilk hukuk, insanın içindeki adalet duygusundan, vicdanından doğdu. İşte hukuk, vicdanın kurumsallaşmış hâlidir. Sonra hukuk, insanları eğitmeye başladı. Örneğin; kölelik bir zamanlar normaldi, kadınların oy hakkı yoktu. Çocuk işçiliği olağandı. Yasalar değiştikçe toplumun vicdanı da değişti. Demek ki hukuk sadece vicdandan doğmaz, aynı zamanda onu eğitir. Roma hukukunda bir yargıcın taraf olduğu davaya bakması yasaktı. Ama Orta Çağ’da engizisyon yargıçları hem savcı hem yargıçtılar…

Günümüzün 21. yüzyılında bir ülke düşünün; muhalefetin Cumhurbaşkanı adayına karşı savaş açmış bir savcı, güncel Cumhurbaşkanı tarafından “Adalet Bakanı” olarak atanabiliyor. Yani davayı açan savcı, daha dava muhakeme edilmeden, yargılamayı oluşturacak hâkim ve savcıların başına geçiyor. Bu yargılamanın adaletli bir şekilde tamamlanabileceğini düşünebiliyor musunuz? Hiçbir demokratik ülkede rastlayamayacağınız türden bir gelişme, bizim ülkemizde niye yaşanıyor acaba? Bu durum, tam bin yıldır süren bir aydınlanmacı–karşı devrimci kavgasının son ürünüdür. Nasıl ki Gazali’den beri Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşd gibi filozoflara karşı bir mücadele verildiyse, günümüzde de devrimci Mustafa Kemal’in yarattığı Cumhuriyet aydınlanmasına karşı açılmış savaşın devamıdır. Bu savaş daha ne kadar sürecek, doğrusu merak içindeyim ve göremeden gideceğim için de son derece üzgünüm…

Hukukun temel ilkesi şudur: “Hiç kimse kendi davasının hâkimi olamaz.” Bu durumda insanlar devlete değil, korkuya itaat eder. Bir toplumda yargıya güven sarsılırsa, insanlar hukuka başvurmaz. Kendi adaletini aramaya başlar; toplumsal çürüme ve çözülme oluşur. Çünkü tarihsel olarak görülmüştür ki taraf olan hâkim, bilinçli ya da bilinçsiz olarak adaleti çarpıtır. 17. yüzyılda İngiltere’de “Kanlı Jeffrey” olarak bilinen hâkim, 1685’te “Monmouth İsyanı” sonrası yüzlerce kişiyi çok sert ve taraflı yargılamalarla idama mahkûm etti. Mahkemeleri adalet için değil, kralın intikamı gibi yürüttü. İktidar değişince Jeffrey hapse atıldı; aslında hâkim Jeffrey suçludan öte siyasi bir araçtı. II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da yargılanan yöneticilerin savunmaları şuydu: “Biz sadece kanunu uyguladık.” Ama Nürnberg Mahkemeleri dedi ki; yasa adaletsizse, onu uygulamak da suçtur. Gogol’un “Müfettiş” adlı eserinde yerel yöneticiler ve yargı mensupları yolsuzluk yaparlar. Gerçek bir müfettiş geleceği haberiyle paniklerler. Çünkü suçlu olan, en çok denetimden korkar. Edebiyatın verdiği mesaj şudur: Adaletin olmadığı yerde korku vardır. Bu hikâyelerin hepsi şunu gösterir: Adalet suç işlediğinde yalnız değildir. Ya sistem onu korur ya toplum susar ya da her ikisi birden olur. Michel Foucault, “Her iktidar kendi hakikat rejimini üretir.” der. Yani güç sadece zor kullanmaz; gerçeğin ne olduğuna da karar verir. Bu yüzden totaliter sistemlerde muhalif “hain”, eleştiri “suç”, farklı düşünce ise “tehdit” olur. Hakikat, gücün onayından geçer; adalet ona göre şekillenir…