Şehir içi trafik meselesine bizde bulunan en pratik çözüm nedir biliyor musunuz?
Düşünmek değil. Planlamak hiç değil.
Duba koymak.
Evet, bildiğimiz plastik, turuncu, içi kum dolu “şehir kurtarıcısı”: duba.
***
Bir yol mu karıştı? Duba koy.
Sürücüler mi hatalı park ediyor? Duba diz.
Kavşak mı işlemez hale geldi? Birkaç duba at, olur biter.
Adeta şehircilik anlayışımızın özeti:
“Bir sorun varsa, etrafını çevir.”
***
Oysa trafik dediğimiz şey, plastikle hizaya sokulacak bir mesele değil.
Trafik; davranış, planlama, altyapı ve denetim işi.
Ama biz bu dört zor başlık yerine tek bir kolay yolu, yani dubayı seçiyoruz...
Duba, aslında bir çözüm değil; çözüm üretememenin itirafı.
***
Duba koyulduğunda ne oluyor?
Sorun çözülmüyor, sadece yer değiştiriyor.
Bir sokağa parkı engelliyorsunuz, araçlar yan sokağa kayıyor.
Bir kavşak daraltılıyor, trafik bir sonraki kavşakta kilitleniyor.
Yani duba, problemi ortadan kaldırmıyor; sadece “gözden uzaklaştırıyor.”
Bir nevi şehircilikte halının altına süpürme yöntemi işte.
***
Üstelik dubaların bir de psikolojik etkisi var.
Kurala uyma kültürü oluşturmak yerine, fiziksel engellerle insanlar zorlamaya çalışılıyor.
Bu da uzun vadede daha fazla kural ihlaline, daha fazla stresli sürüşe neden oluyor.
Çünkü baskıyla düzen kurulsa bile, bilinç oluşmuyor.
***
Bir de işin estetik tarafı var tabii.
Şehrin en güzel caddeleri, en işlek bulvarları…
Hepsi bir anda plastik bariyerlerle dolu birer “geçici şantiye” görüntüsüne bürünüyor.
***
Peki çözüm ne?
Zor olan. Ama doğru olan; Bilimsel trafik planlaması.
Veriye dayalı kararlar. Akıllı sinyalizasyon sistemleri. Toplu taşımayı cazip hale getirmek.
Yani kısacası: Duba koymak yerine, kafa yormak.
***
Elbette dubanın hiç mi yeri yok? Elbette var.
Geçici düzenlemelerde, acil durumlarda, kısa vadeli önlemlerde…
Ama bizdeki gibi kalıcı çözüm niyetine kullanıldığında, duba artık bir araç değil, bir alışkanlık haline geliyor.
Ve kötü alışkanlıklar, şehirleri yavaş yavaş çirkinleştiriyor.
Sonuç; Duba koyarak trafikte sorun çözülmüyor. Sadece sorunlar turuncuya boyanıyor.
***
NOT- Hatboyu'nda yeni çekilen bu fotoğraf, duba ile trafiğin hizaya sokulamayacağının en somut örneği. Yol kenarına araç park edilmesin diye bir sıra duba dizilmiş. Araçlar basmış üzerlerine park etmiş. Onlar da adeta “Biz elimizden geleni yaptık ama bu kadar dayanabildik” der gibi ezilip teslim olmuş!

Duba-5
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

ÖRGÜTLÜYMÜŞ GİBİ YAPILAN SESSİZLİK...

Bu ülkede herkes konuşuyor…
Ama kimse kim adına konuştuğunu tam olarak açıklamıyor.
***
Tüccar konuşuyor gibi yapıyor, sanayici susarak konuşuyor, çiftçi zaten konuşamıyor, işçi konuşursa işsiz kalıyor, emekli ise konuşsa da kimse duymuyor.
Ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor: Herkes var ama kimse yok.
***
Daha ilginci ise şu…
Bu kadar kesimin olduğu bir yerde, bu kadar çok oda, dernek, birlik ve konfederasyon varken; nasıl oluyor da ortaya tek bir ses çıkmıyor?
Cevap basit:
Çünkü o yapılar artık “temsil” etmiyor, sadece “temsil ediyormuş gibi” yapıyor.
***
Eskiden bu kuruluşlar üyelerinin hakkını savunmak için vardı.
Bir esnaf odası, esnafın derdiyle dertlenirdi.
Bir ziraat odası, çiftçinin toprağı kadar meseleye yakındı.
Bir sendika, işçinin alın terinin garantisiydi.
***
Bugün ise tablo biraz farklı…
Oda başkanları koltuklarını, üyelerinden çok daha iyi koruyor.
Dernek yöneticileri, üyelerinin sorunlarından çok protokol listelerini takip ediyor.
Konfederasyonlar ise açıklama yaparken bile cümlelerini ölçüp biçiyor:
“Aman kimse kızmasın, aman dengeler bozulmasın…”
***
Eğer bir ülkede yüzlerce oda, onlarca birlik ve konfederasyon varsa ama hiçbirisi üyeleri adına güçlü bir itiraz yükseltemiyorsa, orada bir sorun vardır.
Ve o sorun şudur:
Temsil edenler, temsil ettiklerini unutmuştur.
Daha açık söyleyelim…
Bugün birçok oda ve birlik, üyelerinin haklarını savunan yapılar olmaktan çıkmış;
başkanlarına yıllardır statü, güç ve imkan sağlayan yapılara dönüşmüştür.
***
Oysa gerçek temsil, risk almayı gerektirir.
Gerekirse yanlış anlaşılmayı, gerekirse bedel ödemeyi…
Ama bugün temsil makamları, bedel ödemek yerine bedel ödenmeyen bir konfor alanına dönüşmüş durumda.

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,


BAKIN BİR YIL ÖNCE NE YAZMIŞIZ?

AK Parti İl Başkanı Gürhan Albayrak'ın 16 Ağustos 2024 tarihinde yaptığı ”Yıkılan Devlet Hastanesinin yerine 750 yataklı bir hastane yapılacak. 2025 yılı yatırım programı içine alınacak.” açıklaması ile 16 Nisan 2025 tarihinde yaptığı ”Yıkılan Devlet Hastanesinin yerine 750 yataklı hastane yapılacak. Sayın Cumhurbaşkanımız olmasaydı bu yatırımlar ve projeler bu aşamaya gelmezdi” açıklamalar üzerine şöyle bir tavsiyede bulunmuşuz:
***
AK Parti İl Başkanı Gürhan Albayrak'a samimi tavsiye:
-”Şehre yapılacak olan bir yatırım kararı gerçekleşmeden, yani yatırım programına alınıp, ödeneği ayrılmadan ve ihale aşamasına gelinmeden bu yatırımın “Yapılacak” diye duyurusunda bulunmaktan kaçın. Hele hele yatırım programına alınıp alınmayacağı bile kesin olmayan bir yatırımı “Müjde” olarak ilan etmemeye dikkat et. Zira, Kastamonu yöresi değimiyle “Ayı çıkar taş düşer” halleri yaşanabilir ve yukarıda olduğu gibi müjdeyi her yıl bir sonraki yıla taşıma mahcubiyetine düşersin...”
***
Valla dediğimiz gibi de olmuş...