2000’li yılların başında, ülkedeki bazı şeker fabrikaları özelleştirme kapsamına alınarak satışa çıkarıldı. Bu süreçte, Eskişehir Şeker Fabrikası’nın da satılabileceği konuşulmaya başlanmıştı.
***
Dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen ile Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç, fabrikanın elden çıkarılma ihtimalini ortadan kaldırmak için son derece kritik bir adım attı. Fabrikanın devasa büyüklükte, son derece kıymetli arazisi içinde yer alan ağaçlar ve bazı yapılar, başvuru üzerine Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulları tarafından tescil edildi.
***
Böylece, fabrika özelleştirilse bile yeni sahibi bu araziden serbestçe yararlanamayacak; alan farklı amaçlarla kullanılamayacak ve mevcut haliyle korunmak zorunda kalacaktı. Belki de bu hamle, fabrikanın özelleştirme kapsamına alınmasının önüne geçti.
***
O yıllardan bu güne gelecek olursak…
Her ne kadar iktidar cephesinden “Bir yanlışlık oldu, karar geri alınacak” yönünde sürekli açıklamalar yapılıyor da, 1940 yılında yapımına başlanan eski Eskişehir Hava Hastanesi binası ve arazisi, Cumhurbaşkanlığı kararıyla özelleştirme kapsamına alındı. Üstelik bu karar, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
***
Bu karara karşı çıkanlar var ve bu itirazlar son derece anlaşılır.
Ancak itirazların yalnızca sözlü açıklamalarla sınırlı kalması, meseleyi giderek siyasal bir çekişmenin parçası haline getiriyor.
Hatta daha da ötesi…
Muhalefet cephesinde, bu satışın engellenmesinden ziyade, “Satılırsa bunun siyasi faturası iktidara çıkar. Bu da bizim işimize yarar” yaklaşımının ağır bastığı yönünde bir izlenim oluşuyor.
Eğer durum gerçekten buysa, bu yaklaşımın kente bir katkı sağlamayacağı açık.
***
Oysa tüm bu gelişmeler yaşanırken, belediyeler dahil olmak üzere meseleyi eleştiren hiçbir kişi ve kurumun aklına, 1940’lı yıllarda inşa edilen ve Türkiye’de alanında ilklerden biri olan bu yapı arazisi için koruma tescili başvurusu yapmak nedense gelmiyor.
***
Bu bina ve arazi, Cumhuriyet dönemi kamu yapısı olması bakımından önemli bir tarihsel değere sahip. Bu nedenle, hem Kültür hem de Tabiat Varlıklarını Koruma Kuruluna başvuru yapılmasının en azından değerlendirilmesi gereken bir seçenek olduğu üzerinde kimse durmuyor .
Şimdi denebilir ki:
“Başvuru yapılsa ne olur? Nasıl olsa reddedilir. Tescillenmez”
Bu ihtimal elbette var.
Ancak mesele yalnızca sonuç değil; aynı zamanda irade meselesi.
En azından böyle bir başvurunun yapılması (Tıpkı yıllar önce Şeker Fabrikası satışını engelleme adına yapıldığı gibi), şehirde bu değerin korunmasına yönelik bir niyetin ve sorumluluk duygusunun samimiyetle ortaya koyulduğunu gösterirdi.
Bugünkü siyasi tepişmeyi değil!

Hastane-19
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,


GERÇEK VEFA ALKIŞLA DEĞİL ADALETLE ÖLÇÜLÜR...

2023 yılında, 6 Şubat’ın karanlığı sadece yıkılan binaların enkazında değildi; o gün, bir ülkenin çaresizliği de betonların arasında sıkışıp kalmıştı.
İnsanlar sevdiklerinin sesini duymaya çalışırken, umut her geçen saat biraz daha soluyordu. Tam da o anda, yerin yüzlerce metre altında çalışmaya alışkın insanlar, bu kez toprağın üstünde bir mucizenin peşine düştü.
***
Madencilerdi onlar…
Onlar için karanlık yeni değildi. Dar alanlarda nefes almayı, riskle yaşamayı, sabırla ilerlemeyi biliyorlardı. Ama o gün yaptıkları, meslek tanımının çok ötesindeydi. Enkazın altındaki bir cana ulaşmak için kendi hayatlarını hiçe saydılar. Sessizliğin içinden bir nefes, bir ses, bir yaşam çekip çıkardılar. O anlarda, bir ülkenin umudu onların ellerindeydi.
***
Toplum onları “kahraman” ilan etti. Haklıydı da. Çünkü kahramanlık burada bir üniforma ile değil, bir baret ve nasırlı ellerle yazılmıştı.
Peki sonra ne oldu?
Aradan zaman geçti. Enkazlar kaldırıldı, kameralar başka hikayelere döndü, gündem değişti. Ama madencilerin hayatı değişmedi.
Hatta belki daha da ağırlaştı.
Maaşlarını zamanında alamadılar, özel sektörün kölelik düzeninin kucağına bırakıldılar, haklarını talep ettiğinde karşısında sert müdahaleler buldular ve güvencesizlikle mücadele ederken gaz yediler …
Ama sonunda kazandılar...
Eskişehirli madencilerin Ankara'ya yürüyerek başlattıkları hak eylemi dokuzuncu gününde, bakanlıkların garantör olması ve ödenmeyen hakların takibini yapma güvencesiyle sona erdi.
***
Dün “Kahraman” diye alkışlanan eller, bugün pankart tutmak zorunda bırakıldıkları için dokuz gün de olsa görmezden gelinmek zorunda mıydı?
Bir ülkenin hafızası bu kadar kısa mı olmalıydı?
Kriz anlarında hatırlanan emek, normal zamanda neden değersizleştirilmişti?
“Kahraman” dediğimiz insanlara, gündelik hayatta reva görülen bu mu olmalıydı?
Eğer bir meslek grubu, hayat kurtardığı günlerde yüceltilip, hak aradığı günlerde bastırılıyorsa, burada sadece bir çelişki değil, ciddi bir adalet sorunu yok muydu?
Madenciler örgütsel mücadeleleriyle ülkeyi yönetenlere “Bu sisteminiz yanlış” dedi.
Ülkeyi yönetenlerin bu yanlışı kabul etmesi, eziyetle dolu tam dokuz gün mü sürmeliydi?


Madenciler
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

BİRİLERİ HER ZAMAN ZENGİN...

Ülkeyi yöneten bir akşam kılık değiştirip, bir bara girer.
Tezgâhtara yaklaşır. Hafif içkili bir adamın yanına çöker.
Oradan buradan konuşurlarken sorar:
- Böyle her gün içmek için ne kadar kazanıyorsun?
Adam;
- Günde 2 bin lira.
***
- Peki kemerleri biraz sıkalım diye ücretleri azaltıp, koşulları ağırlaştırsak, ne kadar kazanırsın?
Adam:
- 4 bin lira.
***
- Peki biraz daha sıkarsak kemerleri?
- O zaman 5 bin liraya para demem!
***
Yöneten:
- Bu ne biçim iş. Köküne kadar sıkarsak?
- O zaman muhakkak 10 bin lira kazanırım!
Yöneten iyice şaşırır, adamın ne iş yaptığını da çok merak eder.
- Şeytan mısın, nesin? Ne iş yapıyorsun?
- Mezarcıyım!...
***
Sonuç: Ülkeyi ekonomik dar boğazdan kurtarma adına yönetenlerin çok sık başvurduğu politikalar, daima birilerini daha çok zengin ediyor değil mi?
Tıpkı şu sıralar defalarca şahit olduğumuz gibi...
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,