Adalet ve İçişleri Bakanları apansız değiştirildi. Ülkenin huzuru açısından iki önemli bakanlık. Değiştirilmeleri Başkanlık rejimi öncesinde yasal bir zorunluluktu. O zaman istenirdi ki, seçim sırasında en hassas bakanlıklarda iki “tarafsız” teknokrat bulunsun, seçim huzur içinde geçsin, seçim sonuçlarından kimse şüphelenmesin!
Şimdi öyle olmuyor. Bu bakanlar, en taraflı kişi, yani Başkanlık rejimin başındaki kişi tarafından seçiliyor.
(Burada “tarafsızlık”tan kastım ideolojik değil, hukuk önünde eşitlik anlamında tarafsızlık. Bir zamanla Cumhurbaşkanlarından beklediğimiz türden tarafsızlık!)
Ne yazık ki bu, son çeyrek yüzyılda kaybettiğimiz önemli kavramlardan birisi tarafsızlık. Eksikliğinin sonuçlarını her an görüyoruz:
Ülkenin bütününe yayılmış vahim bir güven kaybı, inanç sarsılması ve sinizm…. Sosyal medya algoritmaları tarafından da körüklenen bir hırçınlık…
Bu güvensizlikten kamuoyu oluşturan tüm kurumlar, bu arada ana işi bu olan medya da payını alıyor. Ama en büyük payı siyasal iktidar ve ona bağlı görülen kurumlar almakta… Kamuoyu yoklamaları böyle gösteriyor.
NAİF BİR ÖNERİ
Biraz safiyane olacak ama gene de söyleyeyim: Bence AKP iktidarı, iki kritik bakanının değiştirildiği bu günleri halkın siyasete, yargıya ve diğer kamu kurumlarına güvenini onarmak için bir fırsat olarak kullanabilir.
Evet, sorun vahim ama bence kısa sürede yapılabilecek bazı şeyler var.
Bunların başında, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun yargılanmasının televizyondan canlı olarak yayınlanması geliyor.
Toplumsal güven ve onarım için, İmamoğlu’nu suçlayanların (ki yeni Adalet Bakanı da Başsavcı olarak onların başındaydı) onun suçlu olduğunu “hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde” ispatlamaları şarttır! (Bunu Amerikan filmlerinden değil, mezun olduğum İstanbul Hukuk Fakültesi’nin Ceza Hukuku ve Hukuk Felsefesi derslerinden öğrendim.)
Bunu yapabilmeleri gerekir ve beklenir. Devletin bütün olanakları ellerinde, aylardır hazırlanıyorlar, yapılan suçlamalar çok ağır: “Asrın en büyük soygunu”ndan, devletin içine çöreklenmiş bir casusluk çetesinden söz edilmekte…
Mahkemeler, “Türk milleti adına” görev yaptıklarına göre bu kadar önemli bir davayı izlemek de Türk milletinin hakkı olsa gerekir.
Halk adına yerine getirilen bir görevi o yetkiyi veren halktan gizlemenin bir mantığı olabilir mi!
Ve halkın güçlü isteğine rağmen (Kamuoyu araştırmaları öyle gösteriyor) bunu engellemek, bırakın kamudaki güvensizliği ortadan kaldırmayı, kamu vicdanının bağrında yeniden ağır bir yara açmaz mı? On yıllar boyunca kanayacak bir yara!
SİYASİ FIRSAT
27 Mayıs’ı yapan askerler bile Demokrat Parti’nin ileri gelenlerinin yargılanmasını radyodan canlı yayınlamışlardı. İmamoğlu ve arkadaşlarını “içeri atan irade”, kendisine darbeci askerler kadar bile güvenmiyor mu?
Bu davanın aslında Erdoğan’ı sandıkta yeneceği öne sürülen İmamoğlu’nu saf dışı etme amaçlı bir oyun olduğunu iddia eden iç ve dış çevreleri madara etmenin daha iyi bir yolu olabilir mi?
“Buyurun arkadaşlar, işte kanıtlar, işte sanıklar, işte tanıklar! Görün bakalım kim haklıymış!”
Bu açıklık ülkedeki güvensizlik atmosferini zayıflatıp rahat bir nefes aldıracaktır.
Üstelik başka bir şeye ihtiyaç olmaksızın çetin rakip olarak görülen İmamoğlu ve arkadaşlarının siyasetten tasfiyesini de sağlayacaktır.
Yok, kapalılıkta ısrar edilirse büyük bir fırsat kaçırılacak, şimdi yaygın olan şüpheci bakış pekişecek ve günü geldiğinde bunun toplumsal ve siyasal bedelleri ödenecektir.
Dünyanın bir mayın tarlasına dönüştüğü şu gergin dönemde Türkiye’nin açıklığa, adalete ve huzura her zamankinden fazla ihtiyacı vardır.