CHP’den seçilen milletvekilleri, belediye başkanları ve meclis üyelerinin istifa ederek, özellikle AK Parti’ye geçişleri, aslında kişisel bir “siyasi tercih” hikâyesi anlatmıyor.
Bu geçişler, doğrusu CHP’nin aday belirleme sürecindeki yapısal bir arızayı ifşa ediyor.
Sorun, kimlerin gittiğinden çok, bu insanların en başta neden aday yapıldığı sorusunda düğümleniyor.
***
CHP, aday belirleme konusunda uzun süredir hep şu yanlış soruyu soruyor: “Bu aday seçimi kazandırır mı?”
Öyle ki bu soru, her defasında “Bu aday seçildikten sonra CHP’li kalır mı?” sorusunun önüne geçiyor.
Hal böyle olunca; yerel gücü bulunan, geçmişi AK Parti veya MHP’de olan, ideolojik bağı zayıf ama kazanabilir görünen isimler, hiçbir filtrelemeye tabi tutulmadan partinin adayı yapılıyor.
***
AK Parti ve MHP’den kopan isimlerin demokrat olduğu yanılgısı da bu tabloyu alenen besliyor.
O partilerde liste dışı kalan, güç kaybeden ya da kişisel hesabı bozulan isimler “muhalif” sanılıyor.
Kopuşlarının nedeni sorgulanmıyor, sonucu yeterli görülüyor.
Kısacası CHP, siyasal geçmişleri dikkate almadan karşı mahalleden gelen isimlere resmen vitrin adaylığı dağıtıyor.
***
Seçim bu adaylarla kazanılıyor, fakat parti kazanamıyor.
Çünkü bu kişiler CHP’yi bir siyasal kimlik değil, geçici bir araç olarak görüyor.
Nitekim seçildikten sonra istifa edip soluğu başka partilerde alıyorlar.
***
Öte yandan, ön seçim yapılmayan, örgütün dışlandığı her yerde aday ile parti arasındaki bağ kopuk kalıyor.
Atamayla gelen aday, örgüte borçlanmıyor, parti kültürünü içselleştiremiyor.
Böylece CHP’den seçilen ama CHP’li olmayan bir profil üretiliyor.
Hal böyle olunca, o profiller için parti değiştirmek de ahlaki bir kırılmadan çok, teknik bir hamleye dönüşüyor.
***
Sonuç olarak:
CHP’li olmayan isimler aday yapılarak CHP’yi kullanırken, CHP ise partili olmayan isimleri aday yaparak partiyi, kendi seçmeninin iradesiyle kullandırıyor.
Bu isimlerin partiden istifa ederek başka partilere gitmesi de resmen CHP’deki kimlik krizini orta yere seriyor.
Mesele artık kimin gittiğinden çok, CHP’nin kimi neden aday yaptığı noktasında düğümleniyor.
Gidenlerin arkasından “Bu insanlar zaten CHP’li değildi” demek, yaşanan sıkıntının giderilmesine hiçbir katkı sağlamıyor.
Onları CHP’li sanacak bir sistem yutturmacası değişmezse, bu gidişlerin sonunun gelmeyeceği açıkça görülüyor…

BU ŞEHİRDE YAŞAYANLAR, YÜRÜRKEN ÖNLERİNE DEĞİL ETRAFLARINA BAKABİLMEYİ HAK EDİYOR…
Eskişehir denince akla modernlik, yaşanabilirlik ve kent kültürü geliyor. Ancak ne yazık ki şehrin merkezinde yürürken bu algıyı her adımda hissetmek mümkün değil. Çünkü yaya yollarının büyük bir kısmı ciddi sorunlar barındırıyor.
***
Yerinden oynamış zemin taşları, çıkmış ama yerine konulmamış parke taşlar, aynı ölçüde olmayan ve yükseklik farkları oluşturan döşemeler… Tüm bunlar, yayalar için hem rahatsız edici hem de tehlikeli bir tablo ortaya koyuyor.
***
Özellikle yaşlılar, çocuklar ve engelli bireyler için bu durum başlı başına bir risk. Düz olması gereken bir yaya yolu, dikkatsizce atılan bir adımda burkulmalara, düşmelere ve kazalara neden olabiliyor. Oysa kaldırımlar, araç yollarından bile daha fazla özen gerektirir. Çünkü şehirdeki en savunmasız kesim onları kullanıyor.
***
Bir şehrin modernliği gökdelenleriyle, dev projeleriyle değil; yürünebilirlikle ölçülür.
Belediyenin bu yolları düzenli olarak denetleyen, bozulan taşları anında tespit edip onaran bir ekibi yok mu? Varsa, neden bu aksaklıklar aylarca, hatta yıllarca aynı şekilde kalıyor?
***
2026 yılının “Eskişehir yılı” olması hedefleniyorsa, işe en temel ihtiyaçtan başlamak gerekir. Büyük vizyonlar elbette önemli ama küçük dokunuşlar hayatı doğrudan etkiler.
Belki de bu yıl, “sorunsuz yaya yolu yılı” olarak da ilan edilmeli; şehrin merkezinden başlayarak tüm kaldırımlar elden geçirilmeli, standart dışı uygulamalara son verilmelidir.
***
Bu şehirde yaşayanlar, yürürken önlerine değil etraflarına bakabilmeyi; düşmemek için değil, keyif almak için adım atabilmeyi hak ediyor.
Zira…
Modern bir kent olmak, önce yayaya saygı duymaktan geçiyor.
***
NOT: Her gün yüzlerce turistin fotoğraf çektirmek için durduğu Göksu Köprüsü üzerindeki karşılıklı yaya yollarının zemininde bile yerinden oynamış taşlar var ve insanlar bu taşların üzerinde yürümeye çalışırken adeta cambaz gibi…

PARTİ DEĞİŞTİRENLER İÇİN BİR DAHA…
Bektaşi, halkla hiç ilgilenmez; hatta kimseye selam vermez, devamlı içermiş.
Yine ayyaş ayyaş dolaşırken bir bilgeyle karşılaşır.
Bilge, ona uzunca nasihat eder; insanlara selam vermenin ne kadar önemli olduğunu anlatır.
***
O günden sonra Bektaşi; keçi görür selam verir, ağacı görür ona selam verir, havada uçan kargaya selam verirmiş.
***
Yoldan geçmekte olan değirmenciyi görür, ona da selam verir ve:
“Beni değirmenine götür, un nasıl olur merak ediyorum” der.
Değirmenci kabul eder ve değirmene giderler.
***
Bektaşi, değirmenin kapısına selam verir ve incelemeye başlar; incelediği değirmenin her parçasına selam verir.
***
Dönmekte olan değirmen taşı dikkatini çeker ve selam vererek incelemeye başlar. Bu arada ceketi, un öğütmek için dönen taşların arasına sıkışır. Ceketini çeker lakin gücü yetmez ve yere düşer. Ezilip ölmekten canını zor kurtaran Bektaşi:
***
— “Bundan sonra dönenlere selam verenin taa…” diye basar küfrü…