Platon bazı erdem ve değerleri Sokrates üzerinden onun girdiği diyaloglar şeklinde aktarır. Bu diyaloglar arasında Sokrates’in Atina’lı devlet adamı Alkibiades ile yaptığı sohbetler de yer alır. Alkibiades Perikles'in yeğeni olup yakışıklılığı ve parlak zekasıyla Sokrates'in dikkatini çekmiş, onun ilgisi sayesinde ün kazanmıştır. Alkibiades kendisinin bedensel güzelliğe sahip, Sokrates’in ise bilge bir kişilik olduğunu bilmektedir. Bir sempozyum sırasında Alkibiades Sokrates’e bir teklif yapar: “Bendeki güzelliği sen al, sendeki bilgeliği bana ver, çünkü sen güzellik ben bilgelik peşindeyim”. Hayli çirkin bir görünümü olan Sokrates şöyle yanıtlar yakışıklı komutanı: “Birinci yanılgın bir kere bu alışveriş adil değil, bedensel güzellik ile bilgelik değiştirilemez çünkü ikisi arasında çok büyük değer farkı var. Gelip geçici olan bedensel güzellik en aşağılarda yer alırken bilgelik en yüce konumdadır. Bunun için güzelliği verip bilgeliği satın alamazsın. İkincisi benim bilge olduğumu nereden çıkarıyorsun? Çünkü benim bilgeliğim bilmediğini bilmeye dayalı bir bilgeliktir. Ben bilmiyorum ama bilmediğimi de biliyorum, diğerleri de bilmiyorlar ama bilmediklerini bilmiyorlar. Üçüncü yanılgın ise bilgeliğin verilebilecek, aktarabilecek ve öğretilebilecek bir şey olduğunu düşünüyor olman…” Sokrates Alkibiades’e sakın bir daha bu tür bir alışveriş içine girmemesini, bilgelik yolunda aşkla kendisinin tek başına yürümesi gerektiğini de öğütler…
Bugün Platon’un “Mağara Alegorisi” olarak bildiğimiz öyküsü muhtemelen felsefedeki en bilinen en etkileyici hikayedir. Bir mağarada hapsedilmiş olarak yaşayan ve dış dünya hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlar hakkındaki bir hikâyedir bu. Bu mağarada gün ışığı yoktur, duvarlar karanlık ve nemlidir. Görebildikleri yalnızca arkada yanan bir ateşin oluşturduğu duvar üzerine yansıyan gölgelerden ibarettir. Bu hayvanların, bitkilerin ve insanların yansımaları mağara sakinlerini büyülemiştir. Üstelik bu gölgelerin gerçek olduğuna ve eğer fazlasıyla ilgi alaka gösterirlerse hayatta başarılı olacaklarını umarlar. Ve tabii ki başarılı olamazlar. Sonra bir gün, aralarından biri tamamen tesadüf eseri mağaradan açık havaya çıkan bir yol keşfeder. Parlak gün ışığından gözleri kamaşmıştır. Güneş ışığını, gerçek çiçek ve kuşların renklerini, ağaç kabuklarındaki ayrıntıları görür. Yıldızları gözlemler, evrenin görkemli doğasını ve enginliğini kavrar. Bu aydınlanmış kişi yanılgıda olan yoldaşlarına yardım etmek için yukarıdaki aydınlık dünyayı bırakıp mağaraya geri dönmeye karar verir. Anlattıkları diğerlerine kesinlikle etkileyici gelmez. Mağarada yaşayanlar önce alaycıdır, sonraysa gittikçe öfkelenirler ve en sonunda onu öldürmeyi karar verirler. Mağara hikâyesi tüm aydın insanların hayatlarının bir alegorisidir. Düşünmek istemeyen insanlara bilgiyi geri getiren filozof, diğer tüm doğruyu söyleyenler gibi ötekileştirilmiştir. Aslında kimse mağarada olmayı seçmez; var olmaya başladığı yer ve kültür burasıdır… Platon’a göre karanlıkta yaşayan cehaletle yoğrulmuş bir topluma güneşi anlatamazsınız, bir şeyler öğretip, gösterecekleriniz az da olsa önceden aydınlıktan nasibini almış olanlardır…