Bir iddia ortaya atılıyor. Birkaç ekran görüntüsü dolaşıma giriyor. Ardından binlerce kişi aynı anda savcı, hâkim, bilirkişi ve infaz memuru rolüne bürünüyor. Ortada dosya yok. Deliller incelenmiş değil. Karşı tarafın savunması alınmamış. Çelişkileri sorgulayacak bağımsız bir makam da yok. Ama hüküm çoktan verilmiş oluyor. Sosyal medya mahkemelerinin en büyük tehlikesi burada başlıyor. Yargılamaya benzeyen fakat hukukun sağladığı hiçbir güvencenin bulunmadığı bir süreç işletiliyor. Sonuç ise çoğu zaman gerçeğe değil, en yüksek sesle dile getirilen kanaate dayanıyor.
Sosyal medyada karşımıza çıkan içerikler çoğu zaman olayın yalnızca seçilmiş bir bölümünü gösterir. Bir konuşmanın birkaç cümlesi, bir videonun on saniyesi ya da kaynağı belirsiz bir ekran görüntüsü, bütün gerçeği temsil ediyormuş gibi sunulur. Bir ekran görüntüsünün değiştirilip değiştirilmediği, ses kaydının kesilip kesilmediği, paylaşımı yapan kişinin olayla ilişkisi, görüntünün hangi koşullarda elde edildiği ve karşı tarafın açıklaması araştırılmadan verilen her hüküm, gerçeğe değil varsayıma dayanır. Sosyal medya ise delilden çok daha hızlı kanaat üretir.
Anayasa'nın açık hükmüne göre, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de adil yargılanma hakkıyla birlikte masumiyet karinesini güvence altına alır. Bu ilke, suçlanan kişiyi koşulsuz savunmak anlamına gelmez. Aynı şekilde suç isnadında bulunan kişiyi susturmak da değildir. Söylediği şey çok nettir: Bir iddiayı ciddiye almak başka, bir kişiyi peşinen suçlu ilan etmek başkadır.
Özellikle şiddet, taciz ve istismar iddialarında mağdur olduğunu belirten kişinin dinlenmesi, korunması ve etkin bir soruşturma yürütülmesi hukuk devletinin görevidir. Ancak bu zorunluluk, sosyal medyanın delil toplamadan hüküm vermesini meşru kılmaz. "Beyan esastır" ya da "Beyan önemlidir" denildiğinde anlatılmak istenen, soruşturmanın ciddiyetle yürütülmesi gereğidir; her beyanın tek başına kesin hüküm oluşturduğu değildir. Mahkeme beraat kararı verebilir. Soruşturma sonunda kovuşturmaya yer olmadığına karar verilebilir. Paylaşılan görüntünün sahte olduğu da ortaya çıkabilir. Fakat sosyal medyanın verdiği mahkûmiyet kararı çoğu zaman silinmez.
İlk suçlama yüz binlerce kişiye ulaşırken, düzeltme birkaç yüz kişide kalır. Arama motorları eski paylaşımları göstermeye devam eder. Bir kişinin adı, yıllar sonra bile aynı suçlamayla birlikte anılır.
Bu yüzden sosyal medya linci geçici bir tartışma değildir. İnsanların meslek hayatını, aile ilişkilerini, sosyal çevresini ve ruh sağlığını kalıcı biçimde etkileyebilir. Hukukta ceza ancak yetkili mahkemeler tarafından ve kanunun öngördüğü usuller çerçevesinde verilebilir. Sosyal medya ise kişinin işini kaybetmesini, toplumdan dışlanmasını ya da tehdit edilmesini fiilî bir cezaya dönüştürebiliyor.
Bir paylaşımın milyonlarca kez görüntülenmesi onu doğru yapmaz. Binlerce kişinin aynı cümleyi tekrar etmesi de onu delile dönüştürmez. Sosyal medyada insanlar çoğu zaman hukuki değerlendirmeyle değil, öfkeyle hareket eder. En sert ifade, en ağır suçlama ve en kesin hüküm daha fazla görünürlük kazanır. Böylece ihtiyatlı sesler geri çekilir, en keskin kanaatler tartışmaya hâkim olur. "Bütün ayrıntıları bilmiyoruz" demek, suçluyu korumakla suçlanır. "Yargılamanın sonucunu bekleyelim" demek ise mağdura inanmamak şeklinde yorumlanır. Hukuk tam da bu iki uç arasında var olur. Bir yandan iddiaları etkili biçimde araştırırken, diğer yandan savunma hakkını ve masumiyet karinesini korur.
Yargı makamlarının kamuoyu tartışmalarından tamamen bağımsız, steril bir ortamda çalıştığını düşünmek gerçekçi değildir. Bir olayın günlerce gündemde tutulması, şüphelinin fotoğrafının sürekli dolaşıma sokulması ve tutuklama çağrılarının kampanyaya dönüşmesi soruşturma makamları üzerinde açık ya da örtülü bir baskı oluşturabilir. Özellikle "Tutuklansın!" çağrılarında, tutuklamanın bir ceza değil, koruma tedbiri olduğu çoğu zaman unutulur. Deliller toplanmadan verilen bir tutuklama kararı, kamuoyunda adalet duygusunu tatmin edebilir; ancak hukukun amacı toplumsal öfkeyi yatıştırmak değildir. Bir soruşturmanın sosyal medyada çok konuşuluyor olması, tek başına tutuklama nedeni olamaz. Tutuklama; somut delillere, kanuni şartlara ve ölçülülük ilkesine dayanmalıdır. Aksi hâlde sosyal medya yalnızca kişileri değil, yargıyı da yönlendiren görünmez bir güç hâline gelir.
Elbette insanlar yaşadıkları olayları anlatabilir, eleştiri yapabilir ve kamu yararı bulunan konularda görüşlerini açıklayabilir. İfade özgürlüğü demokratik toplumun temel taşlarından biridir. Ancak ifade özgürlüğü; hakaret etme, tehditte bulunma, kişisel verileri yayma, özel hayatı teşhir etme ya da bir kişiyi organize saldırıların hedefi hâline getirme hakkı vermez. Bir kişinin telefon numarasını, adresini, çalıştığı yeri veya ailesine ilişkin bilgileri paylaşmak toplumu bilgilendirmek değildir; onu gerçek hayatta karşılaşabileceği saldırılara açık bırakmaktır.
Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25. maddeleri kişilik haklarını hukuka aykırı saldırılara karşı korur. Hakaret, tehdit, kişisel verilerin hukuka aykırı biçimde ele geçirilmesi veya yayılması ile özel hayatın gizliliğinin ihlali ise ayrıca ceza hukuku bakımından da sonuç doğurabilir. Kısacası, paylaşım yapmak hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Telefon ekranının arkasında olmak da kimseyi hukuk düzeninin dışına çıkarmaz.
Sosyal medya yargılamalarını eleştirirken insanların neden bu yolu seçtiğini de görmezden gelemeyiz. Bazı mağdurlar, kollukta ciddiye alınmadıklarını, soruşturmaların gereğinden uzun sürdüğünü, delillerin zamanında toplanmadığını ya da güçlü kişiler karşısında yalnız bırakıldıklarını düşündükleri için seslerini sosyal medyada duyurmaya çalışıyor. Nitekim bazı olaylarda kamuoyu baskısı oluşmadan etkili bir soruşturma yürütülmediği yönündeki eleştiriler de yabana atılamaz. Bu tablo sosyal medya mahkemelerini haklı çıkarmaz; ancak hukuk sisteminin kendi eksiklikleriyle yüzleşmesini zorunlu kılar.
İnsanlar adliye koridorlarında seslerini duyuramadıklarını düşündüklerinde, meydanı sosyal medyada kurarlar. Bu nedenle çözüm yalnızca "Sosyal medyada konuşmayın" demek değildir. Asıl çözüm; şikâyetlerin hızlı, tarafsız ve etkili biçimde incelendiği, mağdurun korunduğu, delillerin zamanında toplandığı ve toplumun yargıya güven duyduğu bir adalet sistemini güçlendirmektir. Sosyal medya birkaç saat içinde hüküm verir. Hukuk ise dinler, araştırır, karşılaştırır ve şüpheyi tartışır. Bu yavaşlık her zaman bir eksiklik değildir. Çoğu zaman adil karar verebilmenin zorunlu bedelidir. Elbette yargılamaların gereksiz yere uzaması kabul edilemez. Ancak hız uğruna savunma hakkından, delillerin denetlenmesinden ve masumiyet karinesinden vazgeçildiğinde geriye adalet değil, dijital infaz kalır. Bir iddiayı paylaşmadan önce kaynağını sorgulamak, kişisel bilgileri yaymamak, hakaret ve tehdidin parçası olmamak, kesinleşmemiş suçlamalar hakkında hüküm cümleleri kurmamak hepimizin sorumluluğudur.
Hukuk devleti yalnızca sevdiğimiz ya da masum olduğuna inandığımız insanlar için gerekli değildir. En çok da suçlu olduğundan emin olduğumuz kişiler için gereklidir.