Her yıl 8 Mart geldiğinde kadınların eşitlik, özgürlük ve hak mücadelesi konuşuluyor. Çiçekler veriliyor, mesajlar paylaşılıyor, kadınların toplumdaki yeri üzerine güzel sözler söyleniyor. Ancak bu özel gün, yalnızca bir kutlama değil; aynı zamanda bir yüzleşme günüdür.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre 2025 yılında Türkiye’de 294 kadın cinayeti işlendi. 2026 yılının daha ilk iki ayında ise 45 kadın hayatını kaybetti. Bu rakamlar yalnızca bir istatistik değil; yarım kalan hayatların, dağılan ailelerin ve geride bırakılan büyük acıların göstergesi.
Daha da düşündürücü olan ise kadınların çoğunun kendilerini en güvende hissetmeleri gereken yerlerde, yani evlerinde öldürülmesi. Bir kısmı sokakta, bir kısmı işyerinde ya da kamusal alanlarda yaşamdan koparıldı. Verilere göre birçok kadın boşanma aşamasında olduğu eşleri ya da en yakınındaki erkekler tarafından öldürüldü. Kimi zaman tek “suçları”, kendi hayatları hakkında karar almak istemeleriydi.
8 Mart’ın anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Bu gün yalnızca kadınların başarılarını kutladığımız bir gün değil; aynı zamanda kadınların yaşam hakkını konuşmamız gereken bir gün. Çünkü bir toplumda kadınlar kendilerini güvende hissetmiyorsa, o toplumda gerçek anlamda huzurdan söz etmek mümkün değildir.
Kadına yönelik şiddet yalnızca kadınların sorunu değildir; bu mesele toplumun tamamını ilgilendiren bir insanlık meselesidir. Yasal düzenlemelerin etkin uygulanması, toplumsal farkındalığın artırılması ve şiddete karşı güçlü bir duruş sergilenmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.
8 Mart, kadınların yalnızca hatırlandığı bir gün değil; kadınların yaşam hakkının, eşitliğinin ve güvenliğinin savunulduğu bir gün olmalıdır. Çünkü gerçek kutlama, kadınların korkmadan yaşayabildiği bir toplum kurulduğunda mümkün olacaktır.