Artık her şey küresel!

Kapitalist alemin 30 yıldır dilinde düşürmediği “küreselleşme”, dünyamızı kolları kımıldatılamayan zehirli bir ahtapot gibi sarıp sarmaladı.

Hesapta hedefleri bugün gelinen nokta değildi; yalnızca yerkürenin ileri gitmiş- geri kalmış, gelişmiş- az gelişmiş ya da hiç gelişmemiş tüm ülkelerinin insanlarına “bir şeyler satmak” istiyorlardı!

Parası olmayanlara kolayca borçlanma olanakları tanıyıp, onları ömür boyu borçlu hale getiriyorlardı.

Bu arada kendilerini “insanlığa uygarlık götüren” modern, insan haklarına “saygılı” devletler olarak nitelemekten geri durmuyorlardı.

Hizmetlerinde oldukları çok uluslu şirketlerin hep artan para kazanma açlıklarını giderebilmek için, kültürel saldırılarla insancıkların bu günlere kadar edindiği doğru dürüst tüm değerleri yerle yeksan ediyorlardı.

Ülkemizde “eski çoraplarınızı atın!” diye “masum” bir reklam kampanyasıyla tanışmaya başladığımız ve sonunda tam merkezinde nasıl yer aldığımızı anlamadığımız “tüketim çılgınlığını”, küreselleşmenin ruhu gereği dünyanın en uzak köşelerine kadar yayıyorlardı.

Eskiden ancak New York’ta, Los Angeles’da Paris’te, Londra’da, Berlin’de görebileceğiniz pek çok “mal”, Afrika’nın Asya’nın yoksul insan kalabalığından iğne atsan yere düşmez çarşılarında boy gösterebiliyordu. Hem de alım gücü olmayanlara sunulan “çakma”larıyla birlikte.

Önce sosyalist sistem yıkılmış, “serbest Pazar ekonomisi” üç-beş istisna dışında bütün ülkelerde “tesis edilmiş”, ardından büyük şirketlerin, tröstlerin, kartellerin saadet zinciri başarıyla kurulmuştu!

Bilgi çağı, her türlü iletişimi açık hale getirmiş, teknolojik ürünler dünya pazarlarını bütünüyle ele geçirmişlerdi. Bilgiye, habere ulaşmak ne kadar kolaydı! Aynı zamanda bilgiyi ve haberi çeşitli manipülasyonlar için, her yere sızan uluslararası medya yoluyla insanların beynini yıkamak için kullanmak da kolaydı.

Alışmıştık “yeni düzene”! Ayağımızı yorganımıza göre uzatamasak da, geleceğimizi hiç de gereği yokken bize kullandırılan kredilerle ipotek altına da aldırsak, memnun, mutlu yaşayıp gidiyor, “anın tadını çıkarıyorduk”!

Saadet zincirini” koruma, kollama ve güçlendirme görevini “dünyanın büyük devletlerinin” orduları üstlendiler.

Kendiliklerinden bahaneler üretip, demokrasi ve insanlık adına gözlerinin kestiği ülkelere yöneldiler. O ülkelerin “rejimlerini” ajanları eliyle ayaklanmalar çıkarıp dış dinamiklerle devirdiler. Sonuçta ülkeler yıkıldı, milyonlarca günahsız sivil katledildi, yaralandı, yerinden yurdundan oldu.

Küresel” güçler, saadet zincirini milyonlarca insanın canını feda ederek kurarken, bir tek şeyi unutmuşlardı.

Geçmişte sosyalist sistemi, bugün kendilerine uymayan ortadoğunun yerel rejimlerini alt etmek için bu ülkelerde bizzat destekleyip geliştirdikleri “örgütlerin” gün gelip kendilerine döneceğini; terörün de aynı teknolojileri kullanıp karşı saldırıya geçeceğini akıllarına getirmemişlerdi.

Terörist örgütlerin - dini referanslar kullanarak- güçlenip “küreselleşeceğini”, hatta Avrupa ülkelerinin yurttaşlarından militanlar bulabileceğini de düşünmemişlerdi.

Sonuçta, bir şekilde terörü destekleyen, bu örgütlere başından beri kararlılıkla karşı çıkmayan herkes, aynı terörden paylarını aldılar, alıyorlar.

Hem de kendi masum vatandaşlarının, adları bilindiği halde yakalanamayan terörist canlı bombalar vasıtasıyla kamuya açık alanlarda alçakça, canice katledilmesi pahasına.