Adına zaman deyin, vakit deyin, an deyin...
Ne derseniz deyin!
Bir nehrin üzerine savrulmuş solgun yapraklar misali...
Doludizgin akıp gidiyor işte!
2020'de sular seller gibi avucumuzdan kayıp gitti.
Hem de geride tortularını bırakarak...
Bizler de, saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla koca bir yılı daha tükettik böylece.
Zaman denilen bu olgu, insan ruhuyla evrenin bir bütün oluşturduğu binlerce yıllık bir serüven...
Ve insan sormadan edemiyor.
Süresini ve yörüngesini bilmeden çıktığımız bu meçhul yolculuğun acaba neresindeyiz?
*
Apdil Enişte...
Bizim köyün bakkalıydı.
Elinde izmarit haline gelmiş sigarası, sürekli dükkânının duldasında otururdu.
Çoğu zaman yanında karısı ak pürçekli, nur yüzlü Ayşe Hala da olurdu.
Yüzlerinden yılların büyüttüğü acıların çentik çentik darbeleri, yaşanmış onca hüzünlerin derin izleri okunurdu.
Okuma yazma bilmezdi Enişte....
Derviş gibi yaşardı.
Anlatırken gözleri dolar, boğazı düğümlenir, bazen gürleşen, kimi zaman da kısık sesle konuşurdu.
Fukaralığın derin acısını, açlığın eriten sancısını, savaşların korkunç ıstırabını, hâsılı hayatın ağır yükünü yaşamıştı, anlatırdı.
Zamanla ülfeti yoktu. Saatten anlamaz, akrebi yelkovanı hiç bilmezdi.
Vakti soranlara kızar,
-Neymiş senin o dediğin? Saat maat bunların hepsi uydurma! Gözün kör mü? Bir gündoğumu var, bir de günbatımı? diyerek terslerdi.
Ayşe Hala da duramaz onu desteklerdi.
-Bir ikindi gölgesi ömür dediğin oğul, derdi; gece olur duramazsın, güneş vurur kalamazsın. Görüp göreceğimiz sade bir ikindilik, kısa bir dinlencelik...
Sonra da ah oğul,
-Gençlik bir kuştu,
Tutmak istedim tutamadım,
Yaşlılık bir paçavra,
Satmak istedim satamadım, der ve manalıca gülerdi.
Zamandan hiç yakınmazlardı.
Tek meşgaleleri, vakit saat dinlemeden kuş kanadı misali semâya açılmış elleriydi.
Yalnızca O'ndan isterler,ve tek O'na gönderirlerdi dileklerini...
Yürekten söylenmiş bir "Elhamdulillâh", acizce ve kulca edilmiş içten bir tövbe, isyanları yıkayan gözyaşları...
Ve mümince gülüşleri, şeker tadında sözleri tek dayanaklarıydı.
Bütün çilekeşliklerine ve yoksunluklarına karşın öylesine mutlulardı ki..!
Zamandan soyutladıkları bu çilekeş hayat, onlar için, sanki midye kabuğunun arasından ışıldayarak gülümseyen bir inci tanesiydi.
*
Kadim Medeniyetlere gelince...
Onların dertleri hep zamanla olmuş ve durmaksızın onunla cedelleşip durmuşlar...
Duygularının hayali kanatlarında düşsel evrenlerine kavuşmak için duvarı aşıp hep zamanın dışına kaçmak istemişler.
Yüreklerindeki bu onulmaz tutkuyu sesle, sözle, yontuyla nakışlayıp sürekli ayaklandırmışlar.
Ve yaman bir çaresizliğin girdabında, ölümüne bir tutkuyla hep ölümsüzlüğü aramışlar.
Zavallı bir içgüdüyle taştan bilgelere benzetip sonsuzlukla konuştuklarını vehmettikleri heykellerden medet ummuşlar.
Sonra da işi daha ileri götürüp, kendilerini hem tanrı sanıp, sonra da tanrıyı aramak gibi iflah olmaz bir çelişkinin yakıcı cenderesinde yüzyıllar boyu kıvranıp durmuşlar.
*
Zamanla cedelleşmek büyük problem!
Halbuki zamanla derdi olmayan şair bakın ne güzel söylemiş:
"Yâdında mı doğduğun günler?
Sen ağlar idin, gülerdi âlem...
Öyle bir ömür geçir ki, olsun
Mevtin sana hande, halka mâtem..."
*
Evet dostlar!
Bir sarı lira gibi ömrümüz; yarınlara özenle sakladığımız...
Vakit gelip de sandıktan çıkardığımızda bir de bakıyoruz ki, tedavülden kalkıvermiş...
İstesek de istemesek de zaman hükmünü icra ediyor ve edecektir.
Öyleyse,
Bir tek sevgidir arta kalan
Gerisi yalan...
*
Dileğimi,
Sağlığın, barışın, refahın bol olduğu,
Hastalıkların, savaşların, kavgaların yok olduğu;
Nice mutlu yıllara...