Şimdi yazarken utanıyorum

Abone Ol

Çocukluğum Hoşnudiye Mahallesi’nde geçti.

Bizler istasyon çocuklarıydık.

Rayların üstüne delikli bir kuruş, yüz para koyardık.

Tren üstünden geçtikten sonra o büyümüş, yassı paraları toplardık.

Hepimiz Dumlupınar İlkokulu’na giderdik.

Okul tatil olunca okulun bahçesinde top oynar, misket oynar, çember çevirirdik.

Çember çevirirken okulun önündeki bakkalın önünden geçerdik.

Geçerken de bakkalın kapısının önüne koyduğu yer fıstıklarından her geçişte bir avuç fıstık araklardık.

Araklamanın, çalmak olduğunu bilmediğimiz bir yaştaydık!

Çocuk elinin avucu ne alırsa o kadar fıstık alırdık!

Şimdi yazarken utanıyorum.

Yanlıştı yaptığımız ama çocuktuk işte!

İki buçuk kuruşa bir külah leblebi tozu alırdık.

Ağzımıza koyar, sonra arkadaşımızın yüzüne “Aptullah” derdik.

Ağzımızdan çıkan leblebi tozu ile yüzü bulanırdı.

Çocuktuk işte.

Şakalarımız da sınır tanımazdı.

Biraz büyüdüğümüzde de gönül çalmaya başladık.

Çalmak pek güzel bir deyim olmadı da…

Gönül de araklanmıyor ki?

En zor olan şeymiş gönül çelmek diyelim.

Bizim gönül çelme işimiz mektup yazmayla başladı.

Bir kız arkadaşın yüzüne karşı “Sana gönül koydum.” demek kolay mı?

Sevgini anlatmak! Hele de mektupla… Olacak iş değildi.

Sonu hüsranla biten çok mektup gördük.