Rönesanslar

Abone Ol

Bugün büyük bir hüzünle arkasından imrenerek baktığımız, “Çağdaş Batı Uygarlığının” modernitenin bir ürünü olduğunu hepimiz biliyoruz. Modernite; Avrupa'da yaklaşık olarak 17. yüzyıl civarında ortaya çıkan, zamanla tüm dünyaya yayılan, toplumsal değerlerden ve gelenekten kopuş olarak biliniyor. Bireysel, toplumsal ve politik yaşam alanlarının tamamında yaşanan dönüşüm ya da değişim olarak da ele alabiliriz. Yaşanan Modernitenin odağında da Avrupa’nın geçirmiş Rönesans’ın olduğu bir gerçek. Peki bu gerçeğin alt yapısında veya arka planında İslam, Çin ve Hint kültürlerinde gerçekleşmiş benzer Rönesansların olmadığını kim söyleyebilir. Konu hakkında Jack Goody’nin Avrupa uygarlığının bu yabancı kültürlere olan borcu üzerinde durduğu “Rönesanslar” adlı çok da iyi bir kitabı var. Çağdaş Batı Uygarlığının dayandığı Modernitenin nasıl inşa edildiğini pek güzel anlatıyor. Bu Rönesanslar içinde ülke olarak bizim de çok büyük dersler çıkarmamız gereken bir “Yeniden Doğuş” öyküsü var.
Mesela 8. ve 12. yüzyıl arası yaşanmış olan büyük İslam Uygarlığı, “Abbasi Rönesansı” olarak bilinir. Bağdat da Beyt'ül Hikmet (Bilgelik Evi) aynı zamanda Büyük Bağdat Kütüphanesi olarak da adlandırılırdı. Bu kütüphane Abbasi devlet akademisini ve Bağdat'taki entelektüel merkezini oluşturur, ağırlığı çeviriye dayanan bir bilim enstitüsü görevini yapardı. Bu enstitüde temelde Yunanca ve Latince’den Arapça’ya 900’den fazla antik yapıt çevrildi. Bu bilgilerin İslam dünyasına kazandırılması ile birlikte İslam tarihinde matematik, fizik, astronomi, tıp ve felsefe alanında hummalı bir üretim yapıldı. İslam dünyasının dünyaca tanınan bilim adamlarının ve düşünürlerinin hemen hepsi bu dönemde yetiştiler. Rönesans İbni Rüşd, İbni Sina, Farabi gibi İslam filozoflarının eserleri tercüme edilerek yaratıldı, çünkü Ortaçağda dinin baskısı tüm Antik Yunanlı filozofların eserini yok etmişti. Osmanlı tüm bu bilgilerden habersiz olarak yaşayarak Türk İslam kültürünün en acıklı halini yarattı. 16. Yüzyıldan itibaren İslam uygarlığının yeşerdiği bu topraklara hakim olan Osmanlı İstanbul’a bu kültürü getireceğine, halifeliği alabilmek için Mısır’dan Arap Uleması niyetine iki bin “Eşari”yi getirdi. İslam diye Emevi dini böyle yerleşti, cehalet çukuru böyle derinleşti. Bugün de Türkiye aynı çukurun içinde debeleniyor. Fatih Sultan Mehmet Gentile Bellini’ye bir portresini yaptırarak kapıyı aralamıştı ama Abbasi Rönesans’ını izlemek yerine biz siyasi İslam’ı izlemeyi seçtik. Kötü bir tercih yaptık…
Not: Bu yazıda Doğan Kuban’ın “Abbasi Rönesansını incelemeliyiz” adlı makalesinden yararlanılmıştır. (HBT Dergi sayı 250)