Bir önceki “ilk yazımdan” sonra, haftada iki kez yinelediğim yazılarımın bu ikincisinde “ne yazsam da rölantide başlasam” döngüyü hızlandırsam sorusu hep aklıma takılıp durdu.
Oysa yaşadığım memleketimde yazacak konu aramaya çalışmak boşuna gayret! O arada olanı biteni TV’lerden, internet sitelerindeki bencileyin köşe kadılarının yazılarından izlemeye çalışırken “buru aklımda tutmalıyım” der, belleğime de güvenmediğimden Ufak da notlar da aldığım olurdu.
Alırdım da ne olurdu derseniz?.. Ne olacak da daha haberlerin yarısına gelmeden not almayı bırakır, belleğin “stop” düğmesine basıverirdim. Onun nedeni de;
-Bilgisayarın belleğine güvenmek!..
Becerebilen için en güvenilir, en kolay yöntem bu değil mi? İyi de memleketimde yazılarda, haberlerde konu edilen olaylar birkaç ayrıntı dışında hep aynı değil mi?
-Günceli yakalamalı, devam etmeliyim!..
Güncel Ramazan, Oruç…
Birden hatırlayıverdim Ramazan ayını.
Yarın başlıyor inanmışların kutsal ayı. Büyüklerimiz elbet ne zaman oruç tutmaya başlanacağını bilirler, ora göre ailecek kendi olanakları ölçüsünde hazırlıklar yaparlardı ki biz çocuklar da bu olağanüstü hazırlığı görerek sevinirdik kuşkusuz:
-Akşam sofraları şenlenecek, tabaklarımız çeşitlenecekti!..
Yine de o hazırlıkları unutur, bir akşamüstü camilerin mahyalarındaki ışıklandırılmış müjdeyi okuyunca hatırlardık ilk sahura kalkılacaktır:
-Hoş geldin ya şehri Ramazan!..
***
Uykuya yatmadan önce annelerimizi mutlaka sahura kaldırmalarını tembihlemekten geri durmazdık;
Beni de kaldırmayı unutma!..
Unutmazlardı elbet. O gün o gün öğleden sonra acıktığımızı, tekrarlar durur “sabret az kaldı” tesellisiyle Minaredeki hocanın ezan okumaya başlamasını!..
Aynı “beni de kaldır” ısrarımız sürse de bir matematik hesabı çıkardı karşımıza:
-Dün tuttun, bir ortasında bir de sonunda tutarsın etti üç gün, sonra yanına bir “0” koyarız, eder 30 gün!..
Ya Ramazan pidesi?..
Deyince hatırladım;
-İftarların değişmez klasiği Ramazan pidesini!..
Şehrin dibindeki köyümüzde (Kanlıpınar) bilmezdik pide falan. “Şehre taşınınca” öğrendik. Her iftarda olmasa bile, 2-5 ramazan gününde Sakarya Caddesindeki fırınlara gidip, sıcak sıcak pideyi alıp koşardık eve.
-Mis gibi kokardı mübarek.
Eve gelirken dayanmayıp ucundan bir parça koparıp ağzıma attığımız da olurdu hani!
Demişken rahmetli babam Osman, benzinliği bana bırakıp Köşe gideceğim” der, akşam iftarına yetişirdi. Niye gittiğini sonradan öğrendim:
Fırından 5-10 pide alıp köydeki yaşlı kimsesiz kadınlara ve kız kardeşlerine dağıtırmış. Ramazan ayında iki-üç kez tekrarlardı bu eylemini.
***
Biraz daha sonraki yıllara gelelim. Artık Gazeteciyim!.. Oruç ayı yaklaştığında kovaladığım haberlerdin biri de;
Ramazan da pide kaç liradan satılacak?
Aynen günümüzde de değil mi? Ama o yıllarda ekmek fiyatlarını olduğu gibi pidenin fiyatı belediye tarafından (fırıncılarla birlikte) belirlenir, öyle pek duyurulmazdı. O nedenle takip ederdim fiyatı!..
***
Bir anı daha, bitirelim:
Hatırlıyorum, köyümüzde delikanlılık çağına (15-16 yaş) delikanlıların bir eylemini. İlk gün toplanıp ilahilerle sokaklardaki evlerin kapılarını çalar, bahşiş toplarlardı. Galiba adına “Cer” denilirdi. Arada da şu maniyi seslendirirlerdi:
-Ramazan geldi hoş geldi/baklava tepsisi boş geldi!
***
Ne desem bilmem ki? Baklava tepsileri önce Ramazanın Bayramına sarktı, sonra da tatlıcıların vitrinlerine saklandı!
-Pide fiyatlarını ise merak edip öğrenmedim!