Köpeğe sorduk

Abone Ol

Sokaklarda yağmurdan sırılsıklam ıslanmış, tüyleri kirli, sarı, iki üç yaşlarında, kestane gözlü, kulağında plastik bir küpe, kuyruğunu apış arasına kıstırmış, ürkek şekilde kaldırımın kenarından yürüyen bir sokak köpeğini durdurduk ve sorduk:

“Genel seçimler yapılacak, oyunu kime vereceksin?”

Köpek, anlamaz gözlerle baktı.
“Ne?” dedi.

“Oyunuz, oyunuzu kime vereceksiniz?” diye sorumuzu tekrarladık ve ardından büyük bilbordlarda asılı bir parti afişi ile ilgili partinin genel başkanının sırıtan fotoğrafını gösterdik.

“Anladım” şeklinde baş salladı ama belli ki sıkılmıştı.
“Yok, ben oy vermeyeceğim” dedi.

Bu sefer bizim canımız sıkıldı. “Bir oy boşa gidecek, demokratik hakkını kullanmıyor işte” diye geçirdik içimizden.

“Neden?” dedik.

“Partim yok benim” dedi. Ardından yönelteceğimiz soruyu tahmin etmiş gibi kendiliğinden ekledi:
“Ben parti tutmam, oy da vermem. Bizim soydaşlarımız hep anlatmışlar; onların anlattıkları o günden bugüne kadar kulaktan kulağa ulaşmış. O bilgilerden öğrendiğimize göre bu ülkede iktidara gelen hiçbir partinin yönetimi hayvanlar için iyi, güzel bir şey yapmamış. Neden boş yere oy vereyim ki?”

Biraz düşündük, haklı gibiydi.

“Ama…” diye itiraz ettik. “Bazı partilerin seçim bildirgelerinde, sonra yerel yönetimi ellerinde bulunduran idarecilere gönderdikleri genelgelerde sizin haklarınızla ilgili güzel maddeler yer alıyor; vaatler, umut verici şeyler yazıyor.”

Islak tüylü güzel başını iki yana salladı, üzerindeki sular yüzümüze sıçradı. Sanki acıyla gülümsedi. Ayakta durmaktan yorulmuştu, usulca yere oturdu.

“Bakın” dedi, “siz o yazılı kâğıtlardakilere gerçekten inanıyor musunuz?”

Yeisle derin bir soluk alıp devam etti:
“Onlar hep göz boyama. Hani bizi sevenlerinizin, haklarımızı gözetmeye çalışanlarınızın hasretle beklediği bir yasa var ya… On yılı aşkın süredir yürürlükte. Sonuç?”

Her birimizin gözlerinin içine uzun uzun baktı. Sonra yine acıyla gülümser gibi ağzı kasıldı.

O söylemeden biz yanıtladık bu kez:
“Evet, sonuç çok da parlak değil.”

“Hayır” dedi, “sonuç sıfır. Hatta olmasaydı daha iyiydi.”

Devam etti:
“Şimdilik bizim partimizin adı belki kayıtlarda yok. Tabelası, tabelasının asılı olduğu bir binası da yok. Ama onun ismi sıcak yüreklerde kazılı: ‘VİCDAN’. Ve bizler bu partinin yöneticilerine oylarımızı sevgi ve sadakat olarak veririz. Çünkü biliriz ki verdiğimiz oylar bize misliyle geri gelecektir.

Hadi artık gidin siz de kendi cinsinizin üyelerine yöneltin bu konudaki sorularınızı. Benim daha çok yürüyecek yolum var. Birkaç sokak sonrasında bir kadın var; ne zaman gitsek kapısının önünde taze su durur. Ve bizi gördüğünde birkaç günlük tayınımızı mutlaka verir. Görmezse de biz kendimizi ona ‘vaf vaf’ edip gösteririz, geldik deriz. Sıcacık bakar gözlerimize; üşüyen içimiz onun bakışıyla ısınır.”

Konuşmaktan yorulmuş gibiydi.
“Son olarak benden size bir köpek nasihati: Aklınız varsa siz de oyunuzu VİCDAN Partisi’ne verin” dedi ve ağır aksak yoluna devam etti.

Ve ben bu genel seçimde oyumu; tabelası, binası, bütçesi, şakşakçısı olmayan “Vicdan” isimli partiye verdim. Bunun için çok uzağa gitmeme gerek kalmadı. Çünkü o parti yıllardan beri benim yüreğimde kazılıydı…

(Bu makalemi 2015 yılının Mayıs ayında kaleme almışım. Tesadüfen yeniden karşıma çıktı. Günümüzde yaşadıklarımızla benzer olduğunu görünce, izninizle tekrar paylaşmak istedim.)