Mustafa Kemal Atatürk; çalışmanın erdemini şu sözleriyle bize aktarmıştır. Kendiniz
için değil, bağlı bulunduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmanız elbette
bir ücret karşılığında olacak ama sizin çalışmanızın hedefi, ulusunuzun refah
seviyesinin yükselmesine faydası olmalıdır. Çalışmaların en yüksek olanı budur.
Diyerek bize bir hedef koydu. Denebilir ki, hiçbir şeye muhtaç değiliz, yalnız bir
tek şeye ihtiyacımız var: Çalışkan olmak! İnsanlar için de, toplumlar için de
çalışmak refahın ön koşuludur. İktisat tarihçisi Niall Ferguson, gelişmiş toplumları
diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerin başında, çalışma kültürü ve iş ahlakının
geldiğini söyler. Çalışkanlık ve çalışma kültüründen bahsedildiğinde çoğumuzun
aklına ilkokulda anlatılan La Fontaine’in “Ağustos böceği ve karınca” hikayesi gelir.
Bunun dışında büyüklerimiz çalışkan olmanın iyi bir şey olduğunu söyleseler de
bizim evlerimizde çalışkanlığa pek övgü yoktur. Çalışkanlık bizim kültürümüzde bir
meziyet olarak görülmediği gibi, tam aksi kaytarmak, bir tür akıllılık gibi algılanır.
Nedense işin kurnazlığını düşünüyoruz. İnsanlar için de, toplumlar için de çalışmak
refahın ön koşuludur. İktisat tarihçisi Niall Ferguson, gelişmiş toplumları diğer
toplumlardan ayıran en önemli özelliklerin başında, çalışma kültürü ve iş ahlakının
geldiğini söyler.
Servet ve onun doğal sonucu olan rahat yaşamak ve mutluluk, yalnız ve ancak
çalışanların hakkıdır. Yaşamak demek çalışmak demektir. Ama bizler ne yaptık.
Kendimiz için çalıştık. Herşeyden önce ben gelmeliyim dedik. Bencilliğimiz hep ön
planda oldu. Cumhuriyet döneminde çalışarak elde ettiğimiz yüksek gelir getiren
işletmelerimizi sattık. Mirasyediler gibi bize ve gelecekte ki çocuklarımıza ait olan
mallarımızı sattık. Güven duyacağımız kurumları yerle bir etmedik mi? Başkalarının
bize yapacağı kötülükleri bizler kendimize yapmadık mı?