Hak Aramak Neden Bu Kadar Yorucu Hâle Geldi?

Abone Ol

Bir işçi ücretini alamıyor. Bir tüketici ayıplı çıkan ürününü iade edemiyor. Kiracı depozitosunu, ev sahibi
aylardır ödenmeyen kirasını tahsil etmeye çalışıyor. Bir kadın uğradığı şiddet karşısında korunmak, bir
alacaklı yıllardır ödenmeyen parasını almak istiyor. Olaylar farklı, hukuki yollar farklı, taraflar farklı.
Fakat bir noktadan sonra hepsinin zihninde aynı soru beliriyor. “Ben haklıyım ama bununla uğraşmaya
gerçekten gücüm var mı?"
Hukuk devleti bakımından asıl düşündürücü mesele tam da burada başlıyor. Çünkü insanlar artık haklı
olup olmadıklarından önce, haklarını aramaya dayanıp dayanamayacaklarını hesaplıyorsa ortada yalnızca
bireysel bir yorgunluk yoktur. Bu, doğrudan adalete erişim meselesidir. Anayasa’nın 36. maddesi herkese
hak arama özgürlüğü tanıyor. Ancak bir hakkın kanunda yazılı olmasıyla o hakkın gerçek hayatta elde
edilebilmesi aynı şey değildir. Haksızlığa uğrayan kişinin doğru kurumu bulması, süreleri kaçırmaması,
delillerini toplaması, masrafları karşılaması, usul kurallarına uyması, kararın verilmesini beklemesi ve
sonunda o kararı uygulatabilmesi gerekiyor. Başka bir ifadeyle kişi yalnızca uğradığı haksızlığın
sonuçlarını değil, o haksızlığı gidermenin bütün yükünü de taşımak zorunda kalıyor.
Hukuki bir uyuşmazlık ortaya çıktığında vatandaşın önündeki ilk engel çoğu zaman hakkın kendisi değil,
o hakka hangi yoldan ulaşacağını bilmek oluyor. Tüketici hakem heyetine mi başvurulacak, dava mı
açılacak, arabuluculuk zorunlu mu, hangi mahkeme görevli ve yetkili, zamanaşımı ne zaman dolacak,
hangi belge delil sayılacak, başvuru yanlış yere yapılırsa ne olacak? Hukukçuların dahi zaman zaman
tartıştığı bu ayrıntıların, hayatında belki ilk kez bir uyuşmazlığın içine düşmüş vatandaş tarafından
eksiksiz bilinmesi bekleniyor. Üstelik kimi usul hataları, kişinin esasen haklı olup olmadığı hiç
incelenmeden talebinin reddedilmesine yol açabiliyor.
Elbette usul kuralları gereksiz değildir; tam tersine, adil yargılanmanın ve hukuki güvenliğin temel
güvencelerindendir. Sorun, bu kuralların vatandaş açısından aşılması güç bir engele dönüşmesidir. Hak
arama özgürlüğü, yalnızca hukuk tekniğini bilenlerin rahatça kullanabildiği bir imkân hâline gelirse
anayasal güvence ile günlük hayat arasındaki mesafe büyür. Adaletin kapısı, yolu bilenlerin geçebildiği
bir labirente dönüşmemelidir.
Hak aramanın bir de ekonomik maliyeti var. Harçlar, gider avansları, bilirkişi ücretleri, tebligat
masrafları ve hukuki yardım giderleri daha davanın sonucu belli olmadan vatandaşın önüne çıkıyor.
Üstelik dosyaya girmeyen başka maliyetler de var. İşten izin almak, adliyeye gitmek, belge toplamak,
süreç boyunca belirsizlikle yaşamak ve yıllarca sürebilecek bir uyuşmazlığı gündelik hayatın içinde
taşımak.
Ekonomik güç farkı burada ciddi bir eşitsizlik yaratabiliyor. Büyük bir şirket bakımından uzun bir dava,
hukuk departmanının yönettiği dosyalardan biri olabilir. Sıradan bir vatandaş için ise aynı dava hayatın
kendisidir. Alamadığı ücret mutfak masrafıdır, geri verilmeyen depozito yeni evin kirasıdır, tahsil
edilemeyen alacak küçük işletmenin sermayesidir. Bu nedenle tarafların kanun önünde eşit olması, süreç
karşısında aynı dayanma gücüne sahip oldukları anlamına gelmez. Bazen hukuki mücadelede fiilî
üstünlük, haklı olanda değil, daha uzun süre beklemeye dayanabilende olur.
Adalet Bakanlığının 2025 yılı istatistiklerine göre hukuk mahkemelerine gelen toplam dosya sayısı 5
milyon 230 bini aştı. Yaklaşık 2 milyon 90 bin dosya ise sonraki yıla devretti. Hukuk mahkemelerinde
ortalama görülme süresi 243 gün olarak açıklanırken bu süre iş mahkemelerinde 505, asliye hukuk
mahkemelerinde 374, asliye ticaret mahkemelerinde 383, tüketici mahkemelerinde ise 311 güne ulaşıyor.
505 gün, ücretini veya tazminatını bekleyen bir işçi açısından yalnızca istatistik değil, yaklaşık bir buçuk
yıllık hayat demektir.
Üstelik bu süreler çoğunlukla uyuşmazlığın yalnızca belirli bir yargı aşamasını gösteriyor. Dava
öncesindeki zorunlu arabuluculuk, istinaf, şartları varsa temyiz ve karar sonrasındaki icra süreci bu
yolculuğa eklendiğinde vatandaş açısından gerçek bekleme süresi çok daha uzun olabiliyor. Anayasa
Mahkemesinin 23 Eylül 2012 ile 30 Haziran 2026 arasındaki bireysel başvuru istatistiklerinde verilen
ihlal kararlarının 31 bin 43’ünün, yani yaklaşık yüzde 65’inin makul sürede yargılanma hakkına ilişkin
olması da meselenin önemini gösteriyor.
Elbette her uzun dava kötü yürütülmüş bir dava değildir. Adil yargılama, delillerin toplanmasını,
tarafların dinlenmesini ve kararların denetlenmesini gerektirir. Sorun, geçen zamanın bir noktadan sonra
gerçeğin ortaya çıkmasına hizmet etmekten çıkıp hakkın kullanılmasını anlamsızlaştırmasıdır. Çünkü
gecikme yalnızca takvimde yaşanmaz; alacağın ekonomik değeri azalabilir, delillere ulaşmak zorlaşabilir,
tanıkların hafızası zayıflayabilir ve kişinin mücadele iradesi aşınabilir.
Arabuluculuk, uyuşmazlıkların mahkemeye taşınmadan çözülmesi bakımından önemli bir yöntem.
Ancak bütün uyuşmazlıklarda aynı başarıyı sağladığını söylemek mümkün değil. 2025 yılında
tamamlanan arabuluculuk dosyalarının genelinde anlaşma oranı yaklaşık yüzde 54. İş uyuşmazlıklarında
bu oran yüzde 73’e yaklaşırken tüketici uyuşmazlıklarında yüzde 36,7’ye, ticari uyuşmazlıklarda yüzde
23,9’a düşüyor. Kira, ortaklığın giderilmesi, kat mülkiyeti ve komşuluk hukukundan kaynaklanan
uyuşmazlıklarda ise anlaşma oranı yaklaşık yüzde 13,9 seviyesinde kalıyor.
Bu fark bize önemli bir şey söylüyor. Bir yöntemin bazı alanlarda başarılı olması, her uyuşmazlık
türünde aynı ölçüde etkili olduğu anlamına gelmiyor. Özellikle anlaşma oranlarının düşük kaldığı
alanlarda arabuluculuğun gerçekten çözüm üretip üretmediğini düzenli biçimde sorgulamak gerekiyor.
Aksi hâlde vatandaş açısından çözüm mekanizması olması gereken bir aşama, dava açabilmek için
geçilmesi gereken ilave bir bekleme odasına dönüşebilir.
Hak arama sürecinin en yıpratıcı yanlarından biri de mahkeme kararının her zaman uyuşmazlığı fiilen
sona erdirmemesi. Bir vatandaş yıllarca süren davanın sonunda haklı bulunabilir; fakat karşı taraf ödeme
yapmıyorsa bu kez icra süreci başlar. Borçlunun malvarlığına ulaşılamaması veya tahsil imkânının
bulunmaması hâlinde mahkeme kararını almakla hakkı fiilen elde etmek arasında yeniden uzun bir
mesafe oluşur.
2025 yılında icra ve iflas dairelerine gelen dosya sayısı 35 milyonu aşmış durumda. Yaklaşık 25 milyon
928 bin dosya sonraki yıla devretmiş. Devreden dosyaların elden çıkarılma süresi ise ortalama 1.012 gün.
Bu rakamların sade Türkçesi; Mahkemede haklı çıkmakla hakka kavuşmak arasında bazen yıllar
bulunuyor. İşçi tazminatını kazanıyor ama tahsil edemiyor; alacaklı kararını alıyor fakat borçlunun
malvarlığına ulaşılamıyor; tüketici lehine karar veriliyor fakat kararın uygulanması için yeniden takip
yapmak zorunda kalıyor.
Bu nedenle vatandaşın gözünde adalet, kararın yazıldığı gün değil, hakkın fiilen yerine getirildiği gün
gerçekleşiyor. Bir hukuk sisteminin başarısı da yalnızca kaç karar verdiğiyle değil, bu kararların ne kadar
etkili ve zamanında uygulanabildiğiyle ölçülmelidir.
Hukuki uyuşmazlıklar insanın zihninde kapanmayan bir dosyaya dönüşebiliyor. Her tebligat, her
duruşma, her yeni dilekçe ve her erteleme yaşanan olayın yeniden hatırlanması anlamına geliyor. İnsan
yalnızca maddi hakkını değil, hayatının ne kadar daha bu dosyanın gölgesinde kalacağını da düşünmeye
başlıyor.
Bu durum özellikle şiddet, istismar ve ağır mağduriyetlerde çok daha hassas bir boyut kazanıyor. Kişinin
yaşadıklarını farklı kurumlarda tekrar tekrar anlatması, kendisini yeniden açıklamak ve inandırmak
zorunda hissetmesi ikincil bir örselenmeye yol açabiliyor. World Justice Project’in küresel araştırmasında
hukuki sorun yaşayan kişilerin yüzde 29’unun yaşadıkları problem nedeniyle fiziksel veya strese bağlı bir
sağlık sorunu ortaya çıktığını bildirmesi, hukuki uyuşmazlıkların dosya sınırlarını ne kadar aştığını
gösteriyor. Bu veri Türkiye’ye özgü değil; ancak hak aramanın yalnızca hukuki değil, insani bir mesele
olduğunu hatırlatması bakımından önemli.
Belki de elimizde olmayan en önemli veri, hakkı olduğu hâlde hukuk yoluna hiç başvurmayan insanların
sayısıdır. Mahkemeye gelen dosyaları, arabuluculuk başvurularını ve icra dosyalarını biliyoruz. Peki
“Uğraştığıma değmez” diyerek hakkından vazgeçenleri biliyor muyuz? Bir tüketicinin küçük görünen
zararı için aylarını harcamak istememesini, bir işçinin yıllarca sürebilecek bir mücadeleye girmemek için
alacağının bir bölümünü bırakmasını hangi istatistikte görüyoruz?
Bu vazgeçişler önemlidir. Çünkü vatandaşın hakkını aramamasının sebebi hakkının bulunmaması değil
de sürecin pahalı, uzun veya karmaşık olmasıysa hukuk, istemeden de olsa haksızlığı yapan kişi lehine
bir alan yaratır. Hakkı ihlal eden taraf “Nasıl olsa uğraşmaz” diye düşünmeye başladığında sorun
yalnızca mevcut mağduriyetlerin giderilememesi değildir; yeni mağduriyetlerin de önü açılır. Hukukun
amacı insanları hak aramaktan caydırmak değil, hak ihlal etmeyi caydırmaktır.
Çözüm, usul güvencelerini kaldırmak veya her davayı ne pahasına olursa olsun hızla sonuçlandırmak
değildir. Hızlı verilen her karar adil değildir. Yapılması gereken, hak arama yollarını daha anlaşılır,
öngörülebilir, ekonomik olarak erişilebilir ve sonuç üretir hâle getirmektir. Başvuru yollarının
sadeleştirilmesi, vatandaşın anlayabileceği tebligat ve bildirimlerin hazırlanması, küçük uyuşmazlıklar
için daha hızlı ve düşük maliyetli usuller geliştirilmesi, adli yardımın erişilebilirliğinin artırılması,
yargılamayı kötü niyetle uzatan davranışlara karşı etkili yaptırımlar uygulanması ve mahkeme
kararlarının süratle icra edilebilmesi bu açıdan önemlidir.
Dijitalleşme ve UYAP önemli kolaylıklar sağladı. Vatandaş bugün dosyasını geçmişe göre çok daha
rahat takip edebiliyor. Ancak şu gerçeği gözden kaçırmamak gerekir. Karmaşık bir prosedürü cep
telefonundan takip edebilmek, o prosedürü basit hâle getirmez. Teknoloji erişimi kolaylaştırabilir; fakat
karmaşık bir sistemin yapısal sorunlarını tek başına ortadan kaldıramaz.
Sonunda yine başlangıçtaki soruya dönüyoruz. “Ben haklıyım ama bununla uğraşmaya gücüm var mı?”
Bir hukuk devletinde vatandaşın hakkını ararken belirli bir çaba göstermesi elbette kaçınılmazdır. Ancak
bu çaba bir dayanıklılık sınavına dönüşmemelidir. İnsanlardan hukukçu kadar usul bilmeleri, ekonomik
olarak güçlü taraf kadar bekleyebilmeleri ve yıllarca süren belirsizliği hayatlarının olağan bir parçası
olarak kabul etmeleri beklenemez.
Bir hakkın gerçek değeri yalnızca kanunda yazılı olmasıyla ölçülmez. O hakka zamanında, anlaşılır
yollarla, makul bir maliyetle ve etkili biçimde ulaşılabiliyor olması gerekir. İnsanlar bir noktada
“Hakkımı mı arayayım, huzurumu mu koruyayım?” diye düşünmek zorunda kalıyorsa mesele onların
sabırsızlığı değildir. Asıl mesele, adalete giden yolun neden bu kadar yorucu hâle geldiğidir.