Gerçek, hakikat, insan ve siyaset

Abone Ol

Daha önce de belirttiğimiz gibi, “Gerçek” ve “Hakikat” kavramları birbirinin aynısıymış gibi gözüken ancak dil ve felsefe anlamında büyük ayrımlar taşıyan iki kavram. Modern gündelik hayatta eş anlamlı olarak kullanılsa da temelde büyük farklılıklar içeriyorlar. “Gerçek”, zihnimizden bağımsız, somut ve nesnel olarak “var olan” anlamına geliyor. Onu kavramak için bilincimize gerek duymuyoruz, çünkü o zaten orada var. “Hakikat” ise nesnel gerçeğin zihnimiz ve düşüncemizdeki yansıması. Özneden, onu yorumlayandan bağımsız olarak var olana “gerçek”, ama devreye zihnimizi ve aklımızı sokarak kavradığımız gerçeğe ise “hakikat” diyoruz. Felsefede “gerçek” ontolojik (varlık bilimi), “hakikat” ise epistemolojik (bilgi bilimi) kökenli oluyor. Gerçek ontolojik olarak varken, hakikatin arka planında o güne dek edindiğimiz bilgilerimizin toplamı vardır ve hakikati zihninde yorumlayan insanın bilgisini içerir, o insanı anlatır. Böylece hakikat kişiden kişiye değişebilirken, gerçek olduğu yerde değişmeden var olmaya devam eder.

Buna benzer olarak, Antik Yunan'da MÖ 5. yüzyılda ortaya çıkan, para karşılığı siyaset, hitabet ve erdem dersleri veren sofistlerden Protagoras’ın ünlü “İnsan her şeyin ölçüsüdür” şeklindeki sözü de aşağı yukarı aynı anlamı taşımaktadır. Doğrunun insana göre değişebileceğini öngören, buna göre önemli olanın bilginin konusu olan şeyin kendisi değil, bilme ediminde bulunan kişi olduğunu söyleyecektir…

Günümüz siyasetinde iktidar bir şey söylüyor, muhalefet başka bir şey, sosyal medya bambaşka, yapay zekâ ise çok değişik başka bir şey söylemekte. Hakikat özneye göre değişiyor, ancak gerçek ne? Hiçbirinin birbiriyle ortak noktası olmayabiliyor. Gerçek tek olduğuna, çoğul olamayacağına göre birileri yalan söylüyor. Öyleyse insanları manipüle etmek isteyen çıkar çevreleri, demokrasiyi yok sayan ve bundan nemalanan sahtekârlar var demektir. Yalan söyleyenleri destekleyenler olmasa “yalan” uzun süre gündemde kalamaz. Siyasetin meşhur sözüdür: “Hiçbir otokrat, kendisiyle aynı görüşte olanların desteği olmadan iktidara gelemez; gelse bile iktidarını koruyamaz.”

Demek ki her lafın bir kovalayanı, sahip çıkanı var. Sistemli yalanın esas etkisi, insanların yalanı hakikat sanması değildir. Mesele, yalanların inandırıcı olmasının ötesinde, insanların artık herhangi bir şeye inanma kapasitesini, hatta doğruyu yanlıştan ayırt etme yeteneklerini yitirmelerine yol açmasıdır. Gerçekle doğru ve yanlışı ayırma kriterlerini kaybetmiş bir halk, aslında kendi aklını kullanma yetisini kaybetmiştir. Adeta hipnotize olmuş bir şekilde politikacıyı takip eder ve içeriğini sorgulamadan, ne söylerse söylesin ona inanıp takip etmek ister. İşte tam aydınlanamamış, geri bıraktırılmış ülkelerde tüm bu olup bitene “siyaset” diyoruz…