Fethi Naci'nin öldükten sonra okuduğu roman

Abone Ol

“Hadi canım, öyle şey mi olurmuş! Öldükten sonra roman nasıl okunurmuş!” demeyin. Yargılamadan önce yazının sonuna kadar bekleyin.

Bir defa Fethi Naci (1927-2008) sıradan biri değil, edebiyatımızın belki de en başta gelen roman eleştirmeni. Hayatında yüzlerce roman okumuştur.

İkincisi, büyük ozan Yunus Emre gibi sormak lazım: “Bu nasıl okumaktır?”
Söz konusu ettiği kitap benim ilk romanım: “Babıali’de Cinayet: Gazeteciyi Kim Öldürdü?” 2017 yılında yayınlanmış. Yani Fethi Naci’nin ölümünden neredeyse 10 yıl sonra okurlara ulaşmış.

Böyle bir şey nasıl olabilir?

Kuantum fiziği düşkünleri “zaman”ın çizgisel bir kavram olmadığını söyleyebilirler. İlginç bulsam da, benim aklım öyle şeylere ermiyor. Ben bildiğimiz fiziğin kavramları ile düşünüyorum.
Ve diyorum ki, bir romanı okumak için onun ille kağıt üzerinde mürekkep lekeleri ya da ekranda ışık noktaları olarak bulunması gerekmez. Kimi kitapları yazarının gözünden okuyabilirsiniz.


ROMANCI NASIL OLMALI?

Fethi Naci ile ahbaplığımız 1975’te İsmail Cem’in gazetesi olarak tanıtılan Politika Gazetesi’ne kadar gider. Bu gazetenin hikayesini Babıali’ye Son Tren adlı anı kitabımda anlatmıştım. Birçok açıdan zayıf kalan bu gazetenin harika bir sanat-kültür sayfası vardı. Fethi Naci o sayfanın sürekli yazarlarından biriydi. Sözünü sakınmaz, “toplumsal gerçekçiliği” savunduğu yazılarıyla roman dünyamıza rota verirdi.
Daha sonraki yıllarda Fethi Naci ile yazın Bozcaada’ya gelişlerinde görüştük Ünlü bar işletmecisi Ece’nin evinde birkaç hafta kalır, daha çok Ada Kafe’ye takılır, okur yazardı.
Derken, İstanbul’da Çiçek Pasajı’nda Seviç’teki Cuma toplantılarında rastlaşır olduk. Aydın Boysan’ın kalabalık “babalar” masasının “müdavim”leri arasındaydı.
Biz “gençler masası” adını verdiğimiz masada oturmayı tercih ederdik. Gençlik dediysem 50-60 yaş dolayındakileri kastediyorum! Arada bir yan masadaki “yaşlı”lara laf atar, kadeh kaldırırdık!

Gene öyle bir gün, öğle rakılarının verdiği cesaretle Fethi Naci’ye bir roman yazmayı planladığımı söyledim.
Başkasının ağacından erik çalarken yakalamış gibi:

“Hadi oradan!” dedi. “Gazete yazısı yazmaya benzemez roman yazmak! Sabır ister. Daha önemlisi altı okka yürek ister!” (“Yürek” mi dedi yoksa başka bir sözcük mü kullandı pek hatırlamıyorum!)

“Bomba gibi bir konu var aklımda. Babıali böyle yazılmadı diyeceksin!”
İkna olmadı.

O yaz adaya izinli geldiğimde harıl harıl çalıştım. 70-80 sayfa yazdım. Ama bir noktada tıkanıp

kaldım. Zaten İstanbul’dan yeni bir proje için çağırmışlardı.
Oysa şöyle hayallerim vardı: Kasım ayında bir Cuma günü Seviç’e gidiyorum. Yaşlılar masasında Fethi Naci’nin önüne romanımı atıyorum:
“İşte roman! Bak bakalım kaç okkaymış!” diyorum.
Ben o hayali gerçekleştiremeden Fethi Naci öldü. İçimde ukde kaldı.

KİTABI NASIL OKUDU?

Aradan beş altı yıl geçtikten sonra, adadaki arşivimi karıştırırken romanın müsveddesi çıktı karşıma. Unutup gitmiştim. Kendimi kaptırdım, bir başkasının romanını okur gibi okumaya başladım. Aman Tanrım, ben mi yazmıştım bunları?
Oturup çalıştım ve birkaç ayda bitirdim. Romandaki kahramanımın adı Kahraman’dı ama onun aslında mesleğine ihanet eden bir anti-kahraman olduğu ortaya çıkıyordu. Sayıları gittikçe artan bu tiplerin marifeti gerçekleri dosdoğru yazmak değil, onları bozmak ve kafaları bulandırmaktı.

Babıali bunların eline geçmişti.

Yazarken Fethi Naci’nın omuzumun üzerinden yazdıklarımı okuduğunu hissediyor, onunla roman sanatı üzerine küçük tartışmalar yapıyordum. O toplumcu gerçekçilikten ben ise insani gerçekçilikten yanaydım. O “İnsan Tükenmez” derken ben “Yoksa yolun sonu mu? demekteydim.

Bazen kullandığım sözcüklere bile takılıyordu. Kimilerini değiştiriyordum.
Evet, öleli on yıl geçmiş olsa bile, ilk romanımın ilk okuruydu!