Engel tanımayanlar

Abone Ol


(3 Aralık Engelliler Günü münasebetiyle...) 

Yıllar önce, Konya'nın Sarayönü İlçesi'ne yeni atanmıştım. 
 Zar zor edinebildiğim ikinci el arabamın tamire ihtiyacı vardı. Görevlilere, "iyi bir kaporta ustası" bulmalarını rica ettim. Beni alıp ilçenin küçük sanayisine götürdüler.  
Gördüğüm manzaraya anlatsalar ben bile inanmazdım. 
Ufacık tefecik bir adam... 
İki kolu da ta dirseklerinden kesik; üstü başı, yüzü gözü karalar içinde, bir arabanın üstünde devinip duruyor. Çevik hareketlerle,  bir o yana bir bu yana zıplayarak kaporta tamiri yapıyor.  
Eli-kolu olmayan bu adam bu zor bir işi nasıl yapabiliyor diye, hayretimden ağzım açık, şaşkın şaşkın baktım bir süre. 
Dikkat ettim, bütün hünerini, o çarpık çurpuk ayaklarına vermişti. O ayaklarını el yerine koymuş, gerekli alet edevatı öylesine maharetle kullanıyordu ki, kesinlikle inanılmaz! 
İşini yaparken bir yandan da oynak bir Konya havası tutturmuştu. Omuzlarını titrete titrete, fıkır fıkır, zaman zaman da elindeki aletle tempo tutarak öylesine güzel söylüyordu ki, ortamı neşeye boğuyordu. 
"Hey heyyyy... Hele de hey hey! 
Kenardan geçeyim yol sizin olsun 
Ağular içeyim bal sizin olsun    
Amanın gel gel gel aslan Mustafam amman 
Haydi gel gel garip başlı yarim gel..." 
Bu manzarayı bir süre şaşkınlıktan ağzım açık izledim. 
 Sonra görevliler, "Beyefendi yeni kaymakamımız" diye tanıştırdılar. 
Bir maymun atikliğiyle arabanın tepesinden zıplayıp indi. Tamirhane önündeki bir sandalyeye hamle yaptı, tırmanıp üstüne oturdu. 
"Hoşgeldiniz" deyip ayağını elime doğru uzattı; kısa bir şaşkınlık yaşadım. Sonra anladım ki, o ayak onun eli yerindeydi. Ben de elimi uzatarak tuttum; böylece el sıkışmış olduk. Beni karşısındaki sandalyeye buyur etti, oturdum. 
Şaşkınlık ve hayretimi belli etmemeğe çalışarak, 
-Usta anladım, dedim, adın Mustafa..! 
-Nerden bildiniz? dedi, şen şakrak. 
-"Aslan Mustafam" diye türkü söylüyordun ya...! 
Neşeli bir kahkaha koyuverdi. 
-Helal olsun Kaymakam bey, dedi; bildiniz. Sonra da ekledi. 
-Eee... dedi Kaymakam bey, kendi çapımızda biz de aslanız, değil mi? 
-Hem de ne aslan... dedim; namusuma senin yiğitliğine ve aslanlığına imzamı atar, altına da devletin mührünü basarım! 
Kısa bir çay sohbetinden sonra arabayı gösterdim. 
-Ustam, dedim; bu hurda adam olur mu? 
-Ohoo..! dedi, ben ne hurdaları adam ettim beyim. Üç gün sonra gel, yeni gelin gibi götür! 
Hakikaten de öyle oldu, üç gün sonra arabayı cıncık gibi teslim etti. 
Ta o zaman tanığı olduğum bu olay, zihnime bir mıh gibi çakıldı; hiç, ama hiç unutamadım. 
Acaba "engelli" kime denir? 
Ve şu sözlere bir daha yürekten hak verdim: 
"Biz koymazsak, engeli olmaz hayatın. 
Ve hayaller engel tanımaz! 
Yeter ki iste!" 
 

2007, ESKİŞEHİR 
Amine Aygistova... 
İyi yürekli, yüzünden tebessümü eksik olmayan ve çizgisinin dışına çıkmayı seven sıra dışı bir hanımefendi. 
 Yanıma geldi, heyecanla anlattı: 
-Geçen gün, dedi, çarşıda yürürken rastladım. Melek gibi küçük bir kız çocuğu...Dikkatimi çekti; iki kolu da doğuştan yokmuş..  
Öylesine güzel ki... Adı Sümeyye imiş. O an içimden geldi, sevmeme izin verdiler. Sonra adreslerini alıp evlerine gittim.  
 İyi bir aile. Anne, baba çocukla çok ilgili. Zannederim imkânları kısıtlı.  Ama Sümeyye çok azimli ve yetenekli. Ayaklarıyla öyle güzel resim yapıyor ki... Görseniz bayılırsınız. Bu çocuğa destek olunur, imkan tanınırsa çok başarılı olacaktır. 
Vakit geçirmek gereksizdi. O an kalktık, birlikte ziyaretlerine gittik. Amine hanım gerçekten haklıymış.  
Ay yüzlü, saçları ışık seli, uzun kirpikli, menevişli gözleriyle sanki bir masal kızı... Karşı köşede, düşleriyle süslediği kendi dünyasına dalmış resim yapıyordu; ama elleriyle değil ayaklarıyla...  
Bu görüntü bana, incecik bir dala konmuş, hayatın acımasız fırtınalarına karşı tutunmaya çalışan kanatsız bir kuş yavrusunu hatırlattı. 
O an, o meşhur dizeler geldi dilimin ucuna: 
 
"Bekle kar altında kalan buğday tanesi 
Yine onun sularıyla yeşereceksin 
Gözyaşların çare değil, ağlama büyü 
Başını dik tutabilirsen boy vereceksin" 
 
Apaçık görülüyordu ki, küçük Sümeyye de "kar altında bir buğday tanesi"idi. İnşallah yeşerip boy verecekti.  
Sabır ve gayretle yapılan nice çalışmalar sonunda...  
Sümeyye yeşerdi, boy verdi ve bütün "engel"leri aştı. Ve ona güvenenleri mahcup etmedi. 
Şimdi o bir şampiyon! 
Hem de Eskişehir ve ülkemizin gururu bir şampiyon! 

VE BİR TIP DOKTORU... 
Küçük Umut, yıllar önce çocuk felci geçirmiş. 
Bu engel onu hayata küstürmemiş, tam tersine azmini kamçılamış. Çalışıp çabalayıp hekim olmuş. 
Uzun yıllar tıp doktoru olarak ülkesine ve insanlara hizmet etmiş. 
Onca yıl yaptığı hizmetleri yeterli bulmamış. Öldüğünde bile içindeki umut sönmesin istemiş.  
Ve günlüğüne vasiyet niyetine not düşmüş: 
"Eğer ölürsem... 
Gözlerimi; gün ışığında bir bebeğin yüzünü, bir kadının gözlerindeki sevgiyi görememiş bir adama verin! 
Kalbimi; kendi kalbi ona acı vermekten başka işe yaramayan birine verin! 
Kanımı; bir otomobilin enkazı altından çıkarılmış olan gence verin. Verin ki, torunlarının oynadığını görene dek yaşasın! 
Böbreklerimi; yaşaması, haftadan haftaya makineye bağlı olan birine verin! 
Kemiklerimi; alın ve sakat bir çocuğun yürümesinin yolunu bulun! 
Eğer başarabilirseniz günahlarımı şeytana, ruhumu tanrıya verin! 
İlla da bir şeyleri kara toprağa gömmeniz gerekiyorsa: 
Hatalarımı, kusurlarımı ve insanlara olan önyargılarımı gömün! 
Eğer gün gelir de beni hatırlamak isterseniz; 
Bunu size ihtiyacı olan birisine yardım ederek yapın!"