Pasifik’te bir ada ülkesi olan Japonya, özgün feodal düzenini koruyarak geliştirdiği kültürel dokusuyla imparatorluk seviyesine ulaşmayı tarihsel süreçte başarabiliyor.
Meiji Restorasyonu ile 1850’lerde başlatılan modernleşme hamlesi, ABD’ye kapıların açılmasıyla birlikte hızla sanayileşme sürecine girerek emperyal yaklaşımı başlatıyor.
1895’te Çin’i yenilgiye uğratarak Tayvan ve Kore üzerinde nüfuz kuruyor. 1905’te Rusya’yı yenerek Kore ve Mançurya’yı ilhak ediyor. 1930’larda ordunun siyasi ağırlığı artarak Japonya militarist bir karaktere dönüşüyor. 1937’de Çin’i istila eden Japonya, 1941’de Filipinler, Endonezya, Malezya ve Burma’yı ele geçirerek büyük bir sömürge imparatorluğu oluşturuyor. 1945’te ABD’nin atom bombası kullanmasıyla sömürge imparatorluğu, askeri açıdan sınırlandırılmış bir ada ülkesine dönüşüyor.
Yeni Dünya Düzeni’nde yaşanan değişimler, uygarlık merkezinin eksen kaymasına uğraması, Asya’da yeni paradigmaların gelişmesi, Doğu’nun emperyal iki gücü Japonya ve Çin arasında yeniden gerilimler oluşturuyor.
Çin, Japonya’yı neo-militarist bir politikaya yönelmekle suçluyor. Çin Dışişleri Sözcüsü, “Tarih unutulmamalı. Geçmiş göz ardı edilmemeli. Asya-Pasifik bölgesindeki ülkeler, Japonya’nın pervasızca sürdürdüğü neo-militarist eylemlere karşı tetikte olmalı ve bunlara karşı birleşerek karşı çıkmalı.” ifadesini kullanıyor.
Singapur’da düzenlenen Shangri-La Diyaloğu’nda Japonya Savunma Bakanı, Çin’in neo-militarizm eleştirisine tepki veriyor:
“Bir düşünün; çok büyük bir nükleer silah cephaneliğine ve stratejik bombardıman uçaklarına sahip bir ülke var. Japonya’da ise bunların hiçbiri yok ama ‘neo-militarist’ diye nitelendiriliyor. Tuhaf değil mi?”
Çin’i ürküten, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi Japonya’nın hızla yeniden silahlanmaya yönelmesi. Aralık ayında onaylanan son bütçede orduya 57 milyar dolar ayrılıyor. Bu rakam, GSMH’nin yüzde 2’sine tekabül ediyor. Çin’in Kuşak ve Yol ve benzeri hamlelerle başlattığı kadife eldivenli yeni emperyal yaklaşım, Japonya’yı hızla silahlanmaya yöneltiyor.
Bu politikada ABD’nin Yeni Monroe Doktrini ile benimsediği paradigma değişimi oldukça etkili görünüyor. Tayvan konusunda ABD’nin politik duruşunda yaşanan belirsizlik, Japonya’yı harekete geçiriyor. Japonya Başbakanı Takaiçi, Tayvan Boğazı’na yönelik bir müdahaleyi ülkesi için tehdit olarak göreceklerini ve askeri güç kullanmaktan çekinmeyeceklerini belirtiyor.
ABD, Asya-Pasifik’te Çin’in yeni gücünü tanıyarak denge ararken Japonya oyuna giriyor. Rusya, Ukrayna bataklığında bocalıyor; artık Pasifik’te oyun kurucu değil. Güney ve Kuzey Kore istim üstünde duruyor. Pasifik yeniden ısınıyor.
Tarih tekerrür eder mi?!