Elimizi asla boş döndürmeyecek yolculuk

Abone Ol

Yapılan her işin kendine özgü özellikleri vardır. Ülkelerarası uzun yol araç sürücülüğü yapıyorsanız, biraz soluklanmak, sıcak bir kahve yudumlamak, dönüş yolundaki durumu öğrenmek için uğradığınız duraklardaki söyleşilerde duyacağınız uyarılardan biri de “Yolda bulduğun arkadaş, tekerin döndüğü sürece arkadaştır!” olacaktır.

Uzun yol sürücülerinin yaşam deneyimlerinden süzerek özlü söze dönüştürdükleri bu uyarı, sadece uzun yol lastik tekerlekli araç sürücüleriyle ilgili değildir. Doğumdan ölüme giden “hayat yolunda” da geçerlidir.

Hayat, doğumdan ölüme geçen zamanı anlatır. Yaşam ise hayat içindeki inişli çıkışlı bütün yaşanmışlıkları içerir.

Başkalarını bilemem ama kendime ayna tuttuğumda, yaşam akışında zihnimi en çok zorlayan “Yaptıklarım ne kadar anlamlı?” sorusu olmuştur. Kökü derinde dostlukları çoğaltma ile yolda bulduklarımızla oyalanma arasındaki gidiş gelişler zihnimi iyice kurcalamıştır.

Kendime sorduğum soru çok nettir: Yaşamı “anlamlı” hale getiren nedir?

Kendimizi yaşamın odağına yerleştirir, süreçlerindeki değişimlerin fırsatlarını sınır koymaksızın kendimiz için kullanırsak, vahşi doğanın içgüdüsel dünyasına yaklaşırız. İnsanın toplumsal bir varlık olduğunu unutmaz, kamunun dirliği ve düzeni için özveride bulunursak, insanlık değerlerine doğru uçurtmamızı özgür göklerde yükseltmenin keyfini yaşarız.

Vahşi doğada yaşamıyoruz

Vahşi doğadaki aslanları düşünelim: Aç olduklarında yakınlarından geçen her şey avdır; tok olduklarında ise uygun koşullardaki bir ceylan, güneşte uyumak kadar bile ilgi alanlarında değildir.

Yaşamı anlamlı kılma merdiveninin ilk basamağı, düşünce dünyamızdaki ahlaki değişmezlerimizdir: “Dünya sadece benim, yakınlarım ve sevdiklerim için vardır” diyen bir inanç değer üretir, ama anlam üretmez.

“İnsanlık bir bütündür; bugün benim için fırsat olan yarın başkasının fırsatı olabilir” diye kendimizi ikna ederek açgözlülük ve sorumsuzluğa sınırlar koyarsak, anlam dünyamız çoğalır; büyür ve etkili hale gelir.

Yaşamı anlamlı kılmak, “kendimizi sorgulama olgunluğuna erişmek” demektir.

“Fırsat eşitliği ve eşit haklara” sahip olduğumuz halde yarışın gerisinde kalmışsak, önde gidenleri karalama yerine “kendimizdeki eksiği ve yanlışı aramayı” becerebilirsek, anlam değirmenleri zenginlik üretir.

Bir başka ölçü, geçimimizi sağlama ve geleceğimizi güven altına almaya çalışırken “varlıklı olma sınırını” çizebilmektir. Başkalarının yarattığı değerin transferinde gücümüzü kullanarak rant derlemişsek, varlık ahlaki sınırını aşar; yaşamı anlamlı kılma yolundan sapılır.

İlke ve kural ölçüsüne vuralım

Diğer bir ölçü, insan olarak hepimizin eksik olduğu bilinciyle ilgilidir. Eksiklerimizin olumsuzluklarını en aza indirmenin yolu, attığımız her adımın hesabını “ilke ve kurallar ölçüsüne” vurarak kendimizle yüzleşmektir. Kendimizi meşrulaştırmamız işin yarısı bile değildir; asıl önemli olan, bizi yakından gözleyen ve izleyen, ezbere değil bilgiye dayalı değerlendirmeler yapanların zihninde “rızaya dayalı meşrulaştırma düzeyimizdir.”

Bugün kendimize soralım: Hayatın içindeki süreçlere ne kadar “anlam” kattım? Kasaba kültürü sığlığı ve ucuzluğunun tuzaklarına yakalanmadan, vasatlığın dayanılmaz konforuna kendimi kaptırmadan hayatın içinde nasıl var oldum? Bu soru, elimizi asla boş döndürmeyecek bir yolculuğa çıkaracaktır bizleri.