Cumhuriyetin hafızası, yalnızca geçmiş olayların kronolojik bir kaydı değildir; bir toplumun kendini nasıl anımsadığı, nasıl anlattığı ve nasıl anlamlandırdığıdır. Hafıza burada arşivden çok bilinçtir. Türkiye Cumhuriyeti’nin hafızası 29 Ekim 1923’te ilan edilen siyasal bir formdan ibaret değildir. Aynı zamanda bir kırılmanın, bir değişimin, bir yeniden kuruluşun ve bir “yeni insan” idealinin öyküsüdür. Bu hafızanın kurucu figürü olan Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca bir devlet kurucusu değil, aynı zamanda geçmişle gelecek arasında bir anlam köprüsüdür. Yeni Cumhuriyet ulusal egemenlik, laiklik ve çağdaşlaşma ekseninde bir “kopuş” vurgusu taşıyordu. Osmanlı geçmişi tümüyle reddedilmedi, seçici bir yeniden yorumlamaya tabi tutuldu. Cumhuriyet yepyeni bir rejimdi ama Osmanlı mirasını reddetmedi. Osman Hamdi Tanpınar’ın romanları o dönem yaşanan muhafazakarlık ile çağdaşlaşma yolundaki Türkiye’nin düştüğü çarpıcı açmazlarla doludur…
Klasik olarak diyalektiğin tanımı tez / anti-tez / sentez şeklinde yapılır. Ancak konunun babalarından Hegel hiçbir yapıtında diyalektiği bu şekilde tanımlamaz. Onun diyalektiği tek sözcükle anlam bulur: “Aufhebung” (afebung diye okunuyormuş), hem yok etmek hem saklamak hem de yükseltmek anlamına geliyor. Bu üç eylemi bir arada ve aynı anda yapmak anlamına kullanılan bir sözcük değil Türkçede, başka hiçbir dilde yok. Yani “aufhebung” ikilik veya zıtlık oluşturan tarafların ikisini de reddedip, fakat birer unsur olarak ikisini de içerip başka bir kavrama yükselmek demek oluyor. Yükselme sözcüğünü önemsiyorum. Yeni ve daha iyisini yapma gibi algılatıyor insana. Tez ve anti-tezden söz etmiyor ama ikisini de yok edip bazı içeriklerini saklayarak senteze yükseliyor…
Bu karmaşık gibi görünen ama anlaşılabilir kavramın niye üzerinde duruyorum derseniz; bizim nasıl böyle karpuz gibi ortadan ikiye ayrıldığımızın tarihsel nedenlerini Hegel’in yukarıda sözünü ettiğim diyalektik anlayışında saklı olduğunu düşünmeye başladığım içindir. “Muhafazakarlık” ve “modernizm” taraftarlarından söz ediyorum. Muhafazakâr muhafaza etmek, korumaktan geliyor, gelenekçi bir yapısı var. Modernizm “Rönesans” ve “Reform” ile başlayan, Fransız ihtilali ile doruğa ulaşan, aydınlanma ve batılılaşma anlamı taşıyan bir kavram. Aslında geç Osmanlıdan itibaren bu topraklarda süregelen bir süreç. Ulus devlete geçiş sürecinde muhafazakarlık ve modernizmi bir potada eritip bir üst aşamaya geçemeyişimizin sancılarını yaşıyoruz herhalde. Gelenekçilerimiz olduğu yerde kalmayı yeğlemiş, modernliği savunanlar şiddetle değişimi savunmuşlar. Her biri siyasallaşarak diğer ötekisinin yok etmek için uğraşıyor. Her biri kendi siyasal ve kültürel bakış açısını doğru bellemiş, diğerini yanına yaklaştırmamayı yeğliyor. Sonuçta yetmiş beş yıllık demokrasimiz birbirine karşıt iki farklı kitle yaratıp kendini yok etti. Batının her büyük kentinde iki yüz yıllık kahve ve restoranlarında şık sunumlar yapılabilirken, o kahvelerde büyük yazar ve sanatçıların oturdukları koltuklar bile özenle korunurken, bizde özellikle son yıllarda Cumhuriyetin hafızasını silme çabaları yönünde hızlı adımlar atılıyor. “Yeni Türkiye” eski Türkiye adını verdikleri kuruluş yıllarının bilincini silerek oluşturulmaya çalışılıyor…
Not: Beş yıl önce yazdığım “Diyalektik” başlıklı makaleden yararlanılmıştır.