Bugünlerde “insan nedir?” sorusuna fena halde takılmış durumdayım. Felsefi antropoloji insanın özünü, doğasını ve evrendeki yerini felsefi bir bakış açısıyla araştıran ve sorgulayan disiplin oluyor. "İnsan nedir?", "İnsanın varoluş amacı nedir?" ve "İnsanı diğer canlılardan ayıran özellikler nelerdir?" gibi temel sorulara cevap arıyor. Ülkemizde o kadar çok insan müsveddesi var ki, örneklerin biri bitiyor diğeri başlıyor. Şimdi bunlar arasında kim insan, kim insan olma potansiyeli taşıyor değerlendirme yapmak da zor. Antropologlara göre insan olabilmek için şu üç koşulu yerine getirmek yeterli oluyor. Birincisi primat olmak, ikincisi iki ayak üzerinde dik yürüyebilmek, üçüncüsü ise alet yapıp gelecek kuşaklara bunu öğretebilme yeteneğini kazanmış olmak. Hatta örneklerde veriliyor; karga iki ayak üzerinde yürür, kendi beslenmesini sağlamak için çeşitli icatlar yaratıp bunu yavrularına da öğretebilir ama primat olmadığı için insan değildir. Ya da şempanzeler primat olup, küçük aletler yapıp gelecek kuşaklara öğretebildikleri halde uzun süre iki ayak üzerinde dik yürüyemediklerinden insan değillerdir. Antropologların bu basit insan tarifi sadece soy ve yeteneklere bağlı kalınarak tanımlanıyor. Ama işin içine felsefe girince durum değişiyor. İnsanı insan yapan olguya yani diğer canlılardan farklı olan yapıya, insanın zihnine giriş yapmak zorunda kalınıyor…
Bir zamanlar ana muhalefet lideri olarak ülkenin yarısını peşinden koşturmuş, on üç yıl CHP’nin Genel Başkanlığını yapmış, sonra başkanlığı delegelerin tercihi ile bakasına devretmiş bir zihnin, yetkisiz bir mahkemenin aldığı “mutlak butlan” kararı sonrası kendisine darbe ile tekrar sunulan başkanlık koltuğuna güle oynaya kayyum olarak oturması, insan olan için utanılacak bir olay olmasına karşın bir başkasının dudaklarında gülümseme yaratabilmektedir. İnsan polis zoruyla kendi parti merkezini bastırıp biber gazı eşliğinde kapıların kırılmasını keyifle izler mi? Kim oldukları belirsiz kişileri parti merkezine toplar çikolata dağıttırır mı? Yalnız bu zihin değil tabii, bu değirmene su taşıyan diğer zihinlerde bu halk tarafından unutulmayacaklar ve inanın tarih önünde insanlıkları sorgulanacak, gerçek arınmayı halk mutlaka yapacaktır. Şükrü Erbaş “Canı Cehenneme” adlı şiirini bugünler için mi yazmış acaba? “Canı cehenneme rahat uyuyanın / Kapısını örtenin perdesini çekenin / Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın / Duvarları ancak çarpınca görenin / Canı cehenneme başkasının yangınıyla / Evini ısıtıp yemeğini pişirenin...”